tarihkitapbiyografimehmet poyrazmustafa armağandergi

Attilâ İlhan’la Sultan Galiyev üzerine bir söyleşi

27.09.2022
A+
A-

Sultan Galiyev kimdir? Bolşevik devrimi sürecine nasıl katıldı, bir Müslüman-Türk olarak nasıl Komünist Parti’de bu kadar önemli mevkilere kadar yükselebildi?

2005 yılında kaybettiğimiz Atilla İlhan benim 17 yaşımdan itibaren ilgimi daima üzerinde toplamayı başarmış bir yazardı. 1980’den hemen sonra yoğunlaştı okumalarım ama evveliyatı da var elbette. Mesela 1978’de alıp okuduğum ama ismini galiba ilk kez Cemil Meriç’in Bu Ülke’sinde duymuş olduğum Hangi Batı (henüz genişletilmemiş, 141 sayfalık metni), üzerine 24 Ağustos 1978 tarihini attığım Hangi Seks ve ilk sayfasına 30 Nisan 1979’da satın aldığımı not düştüğüm Sisler Bulvarı adlı şiir kitabı…

Velhasıl önümdeki masayı gölgelendiren onlarca Attila İlhan imzalı dizi dizi kitap: Batı’nın ‘Deli Gömleği’ (1981 Karacan Yayınları baskısı), Hangi Sol, Hangi Sağ, Faşizmin Ayak Sesleri, Gerçekçilik Savaşı (Yazko 1980), Böyle bir Sevmek (şiir, 1979), Yaraya Tuz Basmak ve Fena Halde Leman adlı romanları… Liste uzayıp giderken Abbas Yolcu adıyla henüz 1957 yılında neşrettiği ufak boyda basılmış seyahatnamesinin kütüphanemde durmaksızın işveyle göz kırpıp durduğunu söylemem şart.

Derken 12 Eylül’ün akabinde (Mart 1981) yayımladığı Hangi Atatürk ve nihayet aşağıda okuyacağınız söyleşimizi üzerine bina ettiğimiz Temmuz 2000 tarihinde saha-i vücuda çıkan Sultan Galiyef: Avrasya’da Dolaşan Hayalet (Bilgi Yayınevi).
Sohbet eder gibi yazmasının beni en ziyade etkileyen taraflarından olduğu muhakkaktı. Bir kısmının kurgu, daha doğrusu mizansen olduğu anlaşılsa da, bazı gençlerle Ahmet, Mehmet diye isim vererek tartıştığı yazılarının sizi de odaya davet eden bir kışkırtma içerdiği ise tartışılmaz. Ne yalan söyleyeyim, okurken gerilip o ‘ateş gibi’ gençlerden biri de ben olmak istemişimdir.

Kitap ve söyleşilerini okurken bunu çok istemiş olmalıyım ki, günün birinde Taksim’de Gezi Parkı civarında kendisiyle karşılaştığımda bir cesaret, selam vermiş ve sıcak mukabelesi üzerine görüşmek istediğimi beyan etmiştim. Hemen telefon numarasını (ev numarasıydı elbette) verivermişti. Bunu müteakip bir telefon konuşmamızdan kalanlar hafızamın ışıklı bir köşesinde canlılığını muhafaza etmiş bu güne kadar. Telefon ahizesinin öbür ucundaki adam, sanki ezelden aşinası imişim gibi gayet rahat, herkese nasıl konuşuyorsa öyle, olanca içtenliğiyle ve nasıl desem, ‘kitap gibi’ konuşuyordu.

Bu arada nasılsa sözü Bursa’ya naklettiğim kalmış aklımda. Belki de “bursa’dan yaylım ateş” şiirinde geçen “işte bursa şehri secdeye varmış/dilsiz bir kar dökülür işte uludağ’dan” veya “ezan sesleri dağılır kanat kanat minarelerden” (Sisler Bulvarı) türünden mısralarını bağrına basan bayıldığım şiirinden dem vurmuşumdur. Kendisine Bursa’da büyüdüğümü söyleyince bir şeyler oldu muhatabıma, birden coştu ve derin bir nefes alarak zamirindekini hatta boca etti (o derinden gelen nefes sesini bir de Bursa Şehrengizi adlı kitabımı kendisine Kartal’da bulunan Dragos’taki villasında takdim ettiğim rahmetli Halil İnalcık hocanın ağzından işitmiştim).
“Bilir misin”, diye içini çekti, “ben ilk defa bu kadar minareyi bir arada Bursa’ya gittiğimde görmüştüm. İzmir’de büyüdüğüm için bir Müslüman/Türk şehri böyle olur sanıyordum. Biraz Manisa farklı ama o da o kadar. İlk defa bir Müslüman/Türk şehrini Bursa’da o minareleri görünce idrak etmiştim.” Nokta.

İşte böyle böyle kitap sayfaları ve telefon hatları üzerinden başlayan muhabbetimiz Gezi Parkı civarındaki rastlaşmalarımız, geçerken onu cam kenarındaki masada, önündeki A4 ebadındaki kâğıtlara mevzun parmaklarıyla içirdiği romanları (en son Halide-Edip Adıvar üzerine bir roman yazıyordu ve galiba tamamlayamadan öldü) ve gazete yazıları yazarken fotoğraflıyordu hafızam. Birkaç kere de dayanamayıp içeriye giriş ve selam verişim. Birkaç cümlelik mükalemeler, o kadar.

Yalnız bir seferinde yanında benim yaşlarımda (tarih 1999 veya 2000 olmalı) biriyle konuşurken dalmıştım araya. Anlaşılan hararetli bir mübahaseye, buzdan bir bıçak gibi saplanmıştı selamım. Birden film kopar gibi durdu ve selamımı yumuşak bir edayla aldıktan sonra aynı nezaketle randevu alarak gelmemin münasip olacağını ihtar etti. Demek ki usul buymuş, deyip mahcubiyet içinde veda ettiğimi hatırlıyorum.

Derken Sultan Galiyef kitabını Beyoğlu’ndaki Simurg Sahaf’tan temin edip okuduktan sonra bir söyleşi yapmak isteği uyandı içimde. Telefon edip randevulaştık. Yine Divan Oteli’nin kafeteryasının en dibinde, cam kenarındaki mutad masasında, tam dediği saatte işte karşı karşıyaydık. Teybi açtım ve usta döktürdü: Aynen ‘kitap gibi’ konuşuyordu. Olanca sevecenlik ve rahatlığıyla yalnız tarihin girift düğümlerine nafiz nazarlar atmakla kalmıyor, olayın karmaşık düğümlerini zabturapta alıveriyordu maharetle.
İşte 22 yıl önce, vefatına beş 365 gün kala gerçekleşen o ‘kitap gibi’ söyleşinin tamamı…


Mustafa Armağan: Son kitabınız Avrasya’da Dolaşan Hayalet: Sultan Galiyev’de Galiyev’in görüşlerini eksene alıyorsunuz. Aslında kitap münhasıran bir Galiyev çalışması değil; Galiyev’in görüşlerinin büyük ölçüde Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Mustafa Kemal’in görüşleriyle paralellikler arzettiğini iddia ediyor ve Galiyevcilikle Kemalizmin Avrasya’da bundan sonraki gelişmeler için bir çıkış yolu olabileceğini söylüyorsunuz. Görüşlerinizi kısaca özetler misiniz?

Attilâ İlhan: Burada çok önemli olan nokta şurası: Avrasya faktörü. Sovyetler Birliği, İkinci Dünya Savaşı arifesi ve Soğuk Savaş yıllarında Türkiye’den çok uzak, yabancı, ulaşamayacağımız bir ülke gibi olmuştur. Soğuk Savaş bütün ağırlığıyla hakimdi ve komünist sınırları içinde kalan bütün ülkeleri karalıyordu. İstesek de istemesek de bu karalamanın içine Sovyetler Birliği’ndeki Türk Cumhuriyetleri de giriyordu. Çok iyi hatırlarım, gazeteciliğim sırasında bir Sovyet basın heyeti gelmişti çalıştığım gazeteye. Bakar bakmaz içlerinden birinin Türk olduğunu fark ettim, haliyle tavrıyla belli oluyor. Ona “Sen Azeri misin?” dedim, “Beli” dedi. Azeri, fakat aramızda son derece büyük uçurumlar var, konuşamıyoruz. Bana karşı son derece ciddi, yanındakilerden çok çekiniyor. Çünkü o Türk, ben de Türküm, aynı dili konuşuyoruz, “Şimdi ne konuşacaklar?” havası oluyor. Bundan çok çekiniyor, ama ben ondan çekinmiyorum. O zaman, o mesafeyi ben elle tutulur şekilde hissettim. Ruslarla daha rahat bir şekilde konuşuyorum, inanılmaz bir şey. Hatta bana espri yaptılar, ”Buraya biz ihtilal satmaya gelmedik” dediler. Azerinin adı Hacıbegof’tu galiba, onunla daha zor konuşuyoruz. Türkçe “Nasılsın?” diyorum, ”iyiyim” diyor ama hık, mık yapıyor. Çok büyük bir uçurum vardı aramızda. Daha da ilginç bir şey söyleyeyim size; Avrupa’da bulunduğum sırada Komünist Parti’li Türklere de rastladım. Onlarla da hep bir mesafe vardı aramızda.

Sovyetler Birliği’nin dağılması bütün sistemi değiştirdi, gerçekten de çok önemli bir olaydır. Ortaya çıkan, yeni bir durum değildir aslında; yüzyılın başındaki durumdur. Yüzyılın başındaki durum da aynıydı: Çarlık çökmüş, Orta Asya serbest kalmıştı; öte yandan Osmanlı İmparatorluğu çökmüş, biz serbest kalmıştık. Asrın başında Avrasya yine bugünkü durumdaydı. Şimdi nasıl Avrasya’yı ele geçirmek için Rusya, Amerika ve Avrupa Birliği, hatta Japonya birbirlerinin gırtlağına çöküyorlarsa o zaman da çöküyorlardı. Şimdi nasıl Birleşik Amerika ve Avrupa Birliği bizi kullanmayı aklına koyduysa, o zaman da aynı şeyi yapıyorlardı. Yani “Eyvah! Türkler Bolşeviklerle anlaşıyor, işler karışacak, onlara sahip çıkalım” diye bir havaları vardı İngilizlerin. İtiraf edelim ki başardılar ama ne oldu neticede? Avrasya Rusya’ya gitti. Şimdi ne oluyor? Yine benzer bir şey oluyor: Türkiye’nin bu konuda en vahim hatası, Orta Asya’daki Türkler ve Avrasya’daki Müslümanlarla ilişkilerinde Türk ve Müslüman özelliklerinden ziyade, Batılı özelliklerini ön plana çıkarmasıdır. Biz oraya Batılıymış gibi gidip hava atıyoruz. Onlar da bunu çok istiyorlar zannediyoruz. Onlar bunu çok mu istiyorlar, az mı istiyorlar? Orası biraz karışık.

Aradan geçen o karanlık yıllar boyunca Avrasya halklarını hiç tanımamışız, bilmiyoruz. Ruslar hakkında Soğuk Savaş önyargıları dolayısıyla hiç bir fikrimiz yok. Bir kısmımız için Ruslar onları ezmiş, parçalamış, ruhunu satmış, rezil etmiştir. Bu yüzden de 1990-2000 arasındaki 10 sene içinde başlangıçtaki Türk kredisini yüzümüze gözümüze bulaştırdık. Onlar bizden veremeyeceğimiz kadar fazla şeyler beklediler. Gittik, orada övündük. Yapamayacağımız şeyleri söyleme hatasına düştük. Bu yüzden de son zamanlarda Rusya Federasyonu’nda bağımsızlığını kazanmış olan Müslüman-Türk ülkeler, daha fazla yakınlaşıyor. Hatta askeri himaye bile beklemeye başladılar Ruslardan.

Bunun olmaması için ne lazımdı? Bana sorarsanız, bu noktada Galiyev, yani “Orta Asya’da dolaşan hayalet” ortaya çıkıyor. Benim düşünceme göre Lenin, Troçki ve Stalin daha uzak görüşlü olsalar ve Galiyev’i bir rakip, bir düşman gibi görmeyip onunla işbirliği yapsalardı, sosyalizmin Orta Asya ve Avrasya’da kökleri daha sağlam olacaktı. Dağılma yine olacaksa da, Türk-Müslüman kavimler hem birlik halinde, hem de daha güçlü çıkacaklardı. Çünkü nereden bakılırsa bakılsın Vahidov’la Sultan Galiyev’in önerdikleri projeksiyon, netice itibariyle Gaspıralı İsmail Bey’in (Gasprinski’nin) bütün Türkler için önerdiği esaslardan farklı değil. Ne diyor Gasprinski? “Bütün Türkler dilde, işte ve kültürde birlik olmalı”. Dikkat ederseniz “din” demiyor? Bu özellikle Türkçüler açısından son derece önemli bir şey, çünkü bizdeki işe bir de dini karıştırdılar. Türklerin birliğine dini karıştıramazsınız çünkü Yahudi Türkler vardır, Hıristiyan Türkler vardır.

Peki Galiyev ne diyor bu konuda?

Galiyev’in dediği bundan farklı değil. Troçki ve Lenin’le konuştukları zaman ortaya çözüm, “Kırım ve Buhara Hanlığı’nı -ki bunlar Müslüman ve Türk hanlıklarıdır- birleştirelim, Sovyetler Birliği’ne Turan Sosyalist Cumhuriyeti olarak katılalım”. Bu son derece mantıklı bir teşebbüs. Türkler dilde, kültürde birlik yapıyor, birleşildiği takdirde ortak tarafları daha çok ortaya çıkacak, belirli bir ekonomik birlik haline gelecek ve belirli bir kültürü geliştirecekler. Buradan baktığınız zaman Galiyev’in tavrı Mustafa Kemal Paşa’nın tavrına son derece benziyor. Mustafa Kemal Paşa ne diyor? “Osmanlı İmparatorluğu’nun bize ihanet altında bulunan bölümlerini istemeyiz” diyor. İmparatorluk içinde büyük çapta Araplar var. Anadolu’yu sınır olarak çiziyor, burada Türkler var, esas olan bunlardır diyor. Kültür birliğini, ekonomik birliği ve cumhuriyeti, sosyalizmi düşünüyor. Bu fark da önemli, fakat bana sorarsanız, ikisinin bence 20. asrın en uzak görüşlü politikacıları olmasına sebep aslında başka bir şey. Galiyev’in de, Mustafa Kemal Paşa’nın da dünyadaki en büyük sorunun Batı ile Doğu, daha doğrusu gelişmiş emperyalist ülkelerle mazlum halklar arasındaki bir çatışma olduğunu söylemeleri.

“Mazlumlar enternasyonali” fikri de buradan çıkıyor galiba.

Galiyev o kadar ileri gidiyor ki: ”Batılı ülkelerde işçiler, sosyalistler iktidara geçseler dahi durum değişmeyecektir. Onlar Doğulu halkları sömürmeye devam edeceklerdir” diyor.  Bunda haklı da çıkmıştır, çünkü İngiltere’de Sosyalist İşçi Partisi iktidar olmuştur ancak hiç bir şey değişmemiş, İngiltere İmparatorluğu gene dünyayı sömürmeye devam etmiştir. Gazi de dünyadaki asıl büyük sorunun yoksullarla varsıllar (zenginler) arasındaki büyük çekişme olduğunu, Batılı ülkelerin Doğulu ülkeleri sömürdüğünü ve asıl, emperyalizme karşı savaş vermek lazım geldiğini söylüyordu. Bunu Türkiye’nin Bolşevik olmasını öneren Sovyet liderlerine de söylemiştir. Şimdi bunlar belgelerle ortaya çıkıyor. Ona soruyorlar: “Siz komünist misiniz?” ”Evet burada bir komünist fırkası var, ben de ona üyeyim” diyor. Fırkanın kurucusu da kendisi. Meclisin içinde Yunus Nadi ve Tevfik Rüştü (Aras) bu adla bir fırka kurmuşlar. “Bolşevik olalım” eğilimi Türkiye’de o zaman son derece yaygın. Gazi’nin cevabı ise çok nettir: ”Biz bir şûra düşüncesi içerisindeyiz fakat Türkiye’de Bolşeviklik olmaz, çünkü işçi yok. Çünkü biz sanayileşmiş değiliz, bizde işçi olmadığına göre kiminle yapacaksın Bolşevikliği? Bu olmaz, biz bütün bir halkla beraber yapma taraftarıyız”. Kafasında bir “Halk Cephesi” düşüncesi vardır. Halk Fırkası’nı da böyle bir mantıkla kurmuştur. Onun kafasındaki Halk Fırkası, halkın bütün kesimlerini, bütün yoksulları, bütün çaresizleri, mazlumları toplayan büyük bir siyasi hareketti.

Söylev ve Demeçler’inde de görüldüğü gibi Gazi, daha çok Fransız İhtilalinin prensipleri doğrultusunda hareket ediyor. Galiyev ise sosyalist ihtilal çerçevesinde bir mücadele veriyor. İkisinin de birleştikleri nokta, dünyanın en büyük çelişkisinin gelişmiş denilen emperyalist ülkeler ile mazlum milletler arasındaki çelişki olduğudur. Bundan kurtulmanın tek yolu da mazlumların birleşmesidir. Eğer mazlumlar bir araya gelirlerse, bu sömürü düzeninin çarkı bozulur. Aksi halde Batıda sosyalizm olsa dahi hiç bir şey değişmez. Çünkü Batılı işçi sınıfı da sömürgecilikten payını alıyor. Fransa Afrika’nın yarısını, Hind’i ve Çin’i sömürüyor. Buradan bir para giriyor ülkeye. Bu gelir dolaylı yollardan işçi sınıfının cebine giriyor. Öteki ülke işçilerine nazaran Fransız işçileri daha fazla ücret alıyorlar, bunun için de hallerinden memnunlar. Bu konuda Mustafa Kemal de, Sultan Galiyev de haklı çıkmıştır.

Bu durumda Ruslarla neden anlaşamıyorlardı? Ruslarla anlaşmaları zaten mümkün değildi. Çünkü o parti Komünist Parti değildi, Sosyal Demokrat bir partiydi. Menşevikler ve Bolşevikler olmak üzere iki ayrı hizip vardı partinin içinde. Bolşevikler daha solda görünür, Lenin taraftarıdır, Troçki’nin içinde bulunduğu gruptur. Bolşevikler hiç bir zaman seçimle iktidara gelebilecek kadar güçlü bir parti değildi. Bunu birçok insan bilmez, devrimden sonra yapılan seçimi Bolşevikler kaybetmiş ve Lenin de seçimi iptal etmiştir. Kaybetme sebepleri ise diktatoryal bir idari sistem kurmuş olmalarıdır.

Pek bilinmeyen bir husus vardır: Komünist Enternasyonal ile Moskova aynı şey değildi başlangıçta. Komünist Enternasyonal, Sovyet İhtilali’ni destekleyen öteki komünist partilerin de katılımıyla ortaya çıkan bir örgüttü. Bu örgütün geleceğiyle ihtilalin başlangıçtaki yönetiminde Rusya’da iki büyük mazlum hareket rol oynuyordu: Yahudiler ve Müslümanlar. Bolşevik Partisi’nin ihtilali yapan merkez komitesinde yedi Rus Yahudisi vardır. Daha enteresanını söyleyeceğim: Komünist Enternasyonal’in ilk Genel Sekreteri Zinovyef Yahudidir. Daha da ilginç olanı ise Zinovyef’in en çok işbirliği yaptığı ekip, Müslüman Tatarlardır. Bakü Doğu Halkları Kurultayı’nı Zinovyef ve Galiyev örgütlemiştir. Zinovyef’in orada verdiği nutku okuyun, altına imzanızı atarsınız, tam bir “Avrasya nutku”dur. Ezilmiş mazlumların bir hareketi olarak görüyor Kurultayı.

Moskova’daki yönetim, özellikle Lenin’den sonra yavaş yavaş Stalin’in eline geçmeye başlıyor. Bundan sonra ise sanki eski Rusya diriliyor: ”Orası da bizim, burası da bizim, şurası da bizim” demeye başlıyorlar. Bu duruma ilk tepkiyi Galiyev gösteriyor. Fakat merkezdeki ekip, Stalin doğrultusunda tepki göstererek Galiyev’i desteklemiyor. Zinovyef ya da Troçki daha sonraki bir konuşmasında bu tutumlarının bir hata olduğunu itiraf ediyor ama iş işten geçmiş oluyor. Stalin önce Yahudileri, ardından da Müslümanları tasfiye ediyor.

Sovyetler Birliği 1936’dan sonra artık totaliter büyük Rusya oluyor. Çarlık psikolojisi nüksediyor. Bu diktatörlüğün içerisinde Sovyet cumhuriyetlerinden sayılan Müslüman ve Türk cumhuriyetleri mümkün mertebe birleştirilecek yerde iyice birbirinden kopartıldılar. Bütün Müslüman-Türk halklar birleşerek Sosyalist Turan Cumhuriyeti’ni oluşturacakken, Orta Asya’dakiler dahi ayrı birer cumhuriyet haline dönüştürüldüler. O kadar ki bu cumhuriyetlerin kullandığı alfabeler bile birbirinden ayrıdır.

Hala bile büyük problemler yaşıyorlar.

Yaşanır, çünkü 75 sene o şekilde yaşadılar. Geçtiğimiz yüzyılın başında Batılı gelişmiş ülkeler ve Rusya, Avrasya coğrafyasına hakim olmak için mücadele ediyor. Galiyev ve Mustafa Kemal bunu öngörerek asıl sorunun, Batı emperyalizmi ile Avrasya’nın mazlum halkları arasındaki bir savaş olduğunu ileri sürüyorlar. Mustafa Kemal, mücadelesini bağımsız bir devlet kurarak kazanıyor ancak Galiyev kaybediyor.

Burada Galiyev kimdir?sorusunu sormak gerekiyor sanırım. Bolşevik devrimi sürecine nasıl katıldı, bir Müslüman-Türk olarak nasıl Komünist Parti’de bu kadar önemli mevkilere kadar yükselebildi?

Galiyev aslında bir öğretmen. Halk hareketi içindeki asıl Bolşevik Müslüman, Vahidof’tur, Vahidovonu tanıyor ve destekliyor.

Peki Vahidof, Galiyev’den daha mı kıdemlidir sosyalist harekette?

Vahidovbildiğim kadarıyla Bolşevik hareketin içine katılan ilk Müslüman Tatar Türklerinden birisi. Hareketi geliştirmek isterken Galiyev’i buluyor, Galiyev de angaje oluyor. Burada bir noktanın üstünde durmak lazım: Onlar için başlangıçta bu hareket bütün mazlum milletlere bağımsızlığını kazandırmayı vaad ettiği için önem taşıyor. Menşeviklerin böyle bir vaadi yok ama Bolşevikler açıkça “herkese hürriyet” diyorlar. Bu genel vaad Tatarları harekete geçiriyor. Çünkü Asya Müslümanları arasında zihinsel ve entellektüel olarak en gelişkin düzeyde insanlar var onların arasında. Hatta aralarında Tatar milliyetçisi olanlar, “Türk-Tatar Cumhuriyeti dahi kurabiliriz” hevesiyle bu harekete dahil olanlar var. Bunların birçoğu başlangıçta Marksizmi bilmiyorlardı; hareketin içine girdikçe öğrendiler ve onu kendilerine göre yorumladılar. Galiyev ve Vahidov hareketin içinde sivrilmeye başlıyorlar. Sovyet Hükümeti’nde bakanlara “Komiser” deniliyordu. Çarlık coğrafyasındaki milliyetlerle ilgilenen bir de Milletler Komiseri vardı ve o Stalin’di. Galiyev işte bu konumdaki Stalin’le birlikte çalışıyor, Müslümanları nasıl entegre edeceklerini tartışıyorlardı. Fakat daha sonra Stalin, Galiyev’i Pantürkist olmakla itham etmiştir Türkiye ile ilişkisi olduğundan dolayı.

Galiyev ile ilgili halk arasında bazı rivayetler var. Bunların hepsinin kanıtlanması mümkün değil ama söylenenlere göre, Stalin’le arası açıldıktan sonra Mustafa Kemal Paşa ona haber gönderiyor ve Türkiye’ye çağırıyor. Fakat Galiyev’in cevabı çok manidardır: ”Siz nasıl kendi ülkenizi orada kalarak kurtardıysanız, ben de onun için çalışacağım”. Bunu bana Bilgi Üniversitesi’nden Halit Kakınç aktardı ve beni çok etkiledi. Bu tavır Galiyev’in ne kadar çaplı ve idealist biri olduğunu görmek için yeterlidir.

Peki Galiyev’in sosyalist hareket içindeki ağırlığı nereden geliyordu?

Sosyalist hareket içinde Müslüman Sosyalistler adına temsili bir konumu var. İngilizlerin yönlendirmesiyle kurulan Beyaz Ordu’yla mücadelede büyük etkinlikleri var. Malum, Kurtuluş Mücadelesini baltalamak için kurulan Kuva-yı İnzibatiye gibi orada da dış mihrakların etkisiyle Beyaz Ordu kuruluyor ve bu ordu Moskova ve Kazan’a yürüyor. Galiyev ve Vahidof, Müslüman Kızıl Ordu’nun başına geçerek onlarla savaşıyor ve büyük yararlıklar sağlıyorlar. Vahidovburada tutuklanıyor ve Çekler tarafından öldürülüyor. Lenin o zaman Troçki’ye Kızıl Ordu’yu kurduruyor. O zamana kadar Kızıl Ordu diye bir şey yok, bizdeki gibi Kuva-yı Milliye benzeri gruplar var. Troçki bu orduyu kuruyor ve yıllarca da komutanlığını yapıyor. Lenin’den sonra Stalin’in Troçki ile arası açılınca ipleri eline geçiriyor ve kendisine alternatif gördüğü Troçki’yi devre dışı bırakıyor. Vahidof’un ölümünden sonra Müslüman Komiserliği’ne Galiyev getiriliyor. Fakat daha sonra Stalin, Türklerle ilgili projeden vazgeçmeye ve Müslüman Türklerin tek başına bir gayret içinde olmalarından rahatsızlık duymaya başlıyor. Tabii ilk önce de Galiyev’i devre dışı bırakması gerekiyor. Stalin, Galiyev’i milliyetçilikle ve dış güçlerle irtibat halinde olmakla suçluyor ve Galiyev mahkûm ediliyor. Akibeti de meçhuldür zaten. Öldürüldü mü, bir bombardımanda mı hayatını kaybetti yoksa hapishanede mi hayatını yitirdi, bilinmiyor.

Bir odaya kapatılıp yıllarca orada kilit altında yaşatıldığı da söyleniyor.

Bunları kesin olarak bilmek mümkün değil. Bilinen şu ki, Gorbaçov döneminde, Stalin’in vatana ihanet suçuyla idam ettirdiği bütün Bolşevik liderleri gibi Sultan Galiyev de aklanmış ve onuru iade edilmiştir. Sultan Galiyev’in bir ihaneti olmadığı, Sovyetler Birliği’ne karşı bir tavır takınmadığı, sadece kendisine verilen sözlerin tutulmasını istediği belirtilmiştir. Sovyetler’den kaçmak ya da onu yıkmak gibi bir emeli yok, sadece “büyük bir Müslüman-Türk Cumhuriyeti” olalım diyor. Gerçekleşseydi bu cumhuriyetin en az Ukrayna gibi bir ağırlığı olacaktı Sovyetler’de. Sovyetler Birliği’nin dış ilişkilerinde Müslüman-Türklerin de sözü dikkate alınmak zorunda kalınacaktı. Galiyev’in ölümünden sonra sorun hallolunur sanıldı ancak Galiyevcilerin partiden temizlenmesi II. Dünya Savaşı’nın sonuna kadar sürmüştür.

Ben 1941 yılından itibaren Türkiye Sosyalist hareketinin içindeyim. Fakat Galiyev’in ismini duymak için 1950 yılların sonunu beklemem gerekti. Galiyev bir ara KUTV’da (Moskova Doğu Halkları Üniversitesi) hocalık yapıyor…

Orada ders vermeye çağırılıyor ama bu bir bakıma Galiyev’i pasifleştirmek için düşünülmüş bir çare gibi yorumlanıyor.

Galiyev orada ders verirken Şevket Süreyya (Aydemir), Nazım Hikmet, Vala Nurettin gibi çok bilinen daha bir sürü komünist onun öğrenciliğini yapıyorlar. Gelin görün ki hiçbiri ondan bahsetmiyor. Çünkü adam hapsedilmiş; nasıl Troçkistlik suçsa Galiyevcilik de suçtur. Hepsi susuyor.

Yani hocalarından bahsetmekten mi korkuyorlar?

Evet, hepsinin hocasıdır Galiyev. Mesela Şevket Süreyya Bey hatıralarında[1] tek bir kelime ile bahsetmez Galiyev’den. Oysa Galiyev’in fikirlerinden o kadar etkilenmiştir ki, Kadroculuk yarı yarıya Galiyevciliktir.

Türkiye’deki Kadroculuk ile Galiyevcilik arasındaki ilişkiyi biraz açabilir misiniz?

Ona gelmeden şu konuyu bitirmek istiyorum: Bennigsen’in kitabı[2] elime geçti, Galiyev’den bahsediyordu. Okuyunca şoka girdim ve böylesine önemli bir olaydan kimsenin bahsetmemesi karşısında hayretler içinde kaldım. Daha sonra başka yayınlar da ortaya çıktı ve Galiyev keşfedilmiş oldu. Bennigsen bu konuyla çok uğraşmıştır. Onun çalışmalarını Rand Corporation desteklemiştir ki, CIA’nin yan kuruluşudur. CIA o yıllarda Sovyetler’i dağıtabilecek unsurları araştırmaya başlamıştır. Tabii Müslüman unsur birinci dereceden dikkatini çekmiş ve bu konularda araştırmalar yaptırtmışlardır. Ama kabul edelim ki Sultan Galiyev ve Galiyevciler hakkındaki birçok bilgiye de onlar sayesinde ulaşmışızdır.

Bennigsen’in iki kitabı sanırım Türkçeye de tercüme edildi.

Birçok kitabı tercüme edildi ama 1990 sonrasında olanlar bu işi Amerika’nın ne kadar önceden düşündüğünü gösteriyor. Çünkü Sovyetler Birliği dağılır dağılmaz bağımsızlık kazananlara baktığımızda buralarda petrolün çok büyük bir önem arzettiğini görmemek mümkün değildir. Bu hesap çok eskiden yapılmış, Rusya daha başından bölünmeye karar verilmiş, bunu bölebilecek unsur olarak da İslamiyet seçilmiştir. İslamiyeti en yumuşak şekliyle Galiyev sunduğu için o ön plana çıkarılmıştır.

Fakat Galiyev’i incelediğimiz zaman farklı bir portreyle karşılaşıyoruz. “Dinsizlik propagandası nasıl yapılmalı?” diye bir makale yazmıştır. Müslümanlara dinsizlik propagandasının nasıl yapılacağını anlatıyor. Galiyev bir sosyalist, muhtemelen de ate’dir (dinsiz). Dindarlığı yoktur ve bir sosyalizm hareketi olarak düşünmüştür olayı. Fakat sonradan dünyada çok itibarlı olacak olan “sosyalist milliyetçiliği” ilk düşünenlerden de biridir. Amerikalıların ortaya çıkardıkları Galiyev, şimdi Avrasya’da onların aleyhine esebilecek rüzgârların üfürücüsü oluyor. Çünkü anti-emperyalisttir ve dünyanın önce emperyalistlerden kurtulması gerektiğini söyler. Bugün gerek petrol yatakları, gerekse tüketim için verimli bir pazar oluşturmaları dolayısıyla Avrasya ülkelerini başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere, Avrupa Birliği ve Japonya’ya karşı korumanın en güçlü yolu, Galiyev’dir. Çünkü Galiyev bunları çok önceden görmüş ve açıkça söylemiş bir adamdır.

Buna, Rusya’nın yanlışlıklarını da söylediğini eklememiz gerekecek.

Hepsini söylemiştir. Hiç bir şekilde reddedilemeyecek en büyük özelliği anti-emperyalist olmasıdır. Rusya’daki Türkçü hareket anti-emperyalisttir. Çarlık emperyalizmine karşı örgütleniyorlardı. Bizdeki Türkçü hareketler de başından sonuna anti-emperyalisttir. Türkçü hareketin bir kanadı Ziya Gökalp’tir. Diğer bir kanadı Yusuf Akçura’dır. Akçura, Sovyetler Birliği topraklarından gelme bir Türk ve Marksisttir. Marksist bir Türk ile Ziya (Gökalp) Bey (Ziya Bey’in de mantığı da son derece pozitivisttir), Kuva-yı Milliye ve Müdafaa-i Hukuk felsefesinin Gazi’nin yanındaki yapıcılarıdır. Gazi’nin sentezinde Akçura ile Ziya Bey’in sentezini bulursunuz. İkisinin de ortak noktası anti-emperyalist olmalarıdır.

Kitabımda ikinci başlık olarak “Avrasya’da dolaşan hayalet” dediysem Galiyev’e, bu yüzdendir. Avrasya’da Rus emperyalizmi, Avrupa emperyalizmi, Amerikan emperyalizmi veya Japon emperyalizmi çıkar çatışmasına giriyorsa orada kurtuluş yolu Galiyev ve Mustafa Kemal’in çizdiği yoldur, başka da yol yoktur. Bugünkü reelpolitiğe bakarsanız, Avrasya’nın neden 21. yüzyıla yön verecek bir güç olduğunu kavrarsınız: Rusya kendi içinde bir mücadele yaşamaktadır. Çeçenler ve Tatarların farklı talepleri var. Dışarıda ise bir yanda Hindistan, diğer yanda Çin büyük güçler. Ayrıca bölgede etkin olmak isteyen Türkiye ve İran var. Bu güçlerin hepsinin etkin olma savaşına girdiğini düşünürseniz şu anki olayları anlamanız kolaylaşacaktır. Emperyalist sistemin işi, bunun olmaması için çalışmaktır.

Yani bölünme ve parçalanması için çalışmak…

Bak şimdi neler yapacaklardır? Ruslarla onları çatıştıracaklar. Bizi düşürmek istemiyorlar çünkü Amerika bizim üzerimizden girmek istiyor Kafkaslara ve Asya’ya.

Galiyev’in Aralık 1920’de yaptığı bir konuşma dikkatimi çekti. Bahsettiğiniz “Din karşıtı propaganda” yazısının başında şöyle diyor: ”Dünyadaki büyük dinler arasında İslâm en genç olması dolayısıyla etkisi itibariyle en sağlam ve en güçlü olanıdır. Toplumsal ve siyasal öğeleri en iyi korunmuş olan din, İslâm’dır. Şeriatta nasıl dua edileceğinden iş yerinde, toplumda, aile yaşamında ve gündelik yaşamda nasıl davranılacağına dair bilgileri tüm ayrıntılarıyla belirtiliyor.” Galiyev gerçekten de İslâmiyeti ve sosyalizmi çok iyi biliyor dindar biri olmamasına rağmen. Türkiye’de ise sosyalist olmak sanki din konusunda bilgisiz olmakla eşanlamlı hale gelmiş durumda. Bu durumu siz de vurguluyorsunuz çeşitli kitaplarınızda aslında. Sosyalist Türk aydını Galiyev kadar olsun kendi dinine vakıf değil. Bunu nasıl açıklıyorsunuz?

Bizde sosyalizm alafrangalık olarak ortaya çıkmıştır, bütün sorun oradan geliyor. Bizde sosyalist hareketin başındaki ilk adamlar kimlerdir? Selanik’te kurulmuş bir örgüttür. Başında Avram Benaroya adlı bir Musevi vardır.[3] Bu Musevi hareketi içinde Bulgarlar var, Rumlar var, Arnavutlar var, biraz da Türkler var ama çok az. Beyannamelerini gördüm, Selanik’te, dört dilde yayınlıyorlar: Bulgarca, Rumca, Türkçe de en altında eski harflerle. Biliyorsunuz Selanik Osmanlı’nın en az Müslüman kentidir; çoğunluk Musevi, Rum, Ermeni ve Bulgardır. Burada kurulan sosyalist fırkalara bakın, Osmanlı döneminde sosyalist fırkaların hepsini Avrupa’da eğitim görüp ülkesine dönmüş aydınlar kurar. Bu aydınların ne ihtilalle ilişkisi vardır, ne de halkla. Çoğu paşazadedir, şu veya bu şekilde Avrupa’daki sosyalist hareket onları etkiler, heyecanlanırlar ve buraya gelip sosyalistlik yapmaya çalışırlar.

Mütareke yıllarında İstanbul İngiliz işgali altında. Tokatlıyan Oteli, bir de Pera Palas Oteli’nin ünlü lobilerinde Osmanlı’nın o zamanki saygıdeğer aydınları bir araya geliyorlar. Bu aydınların kim olduklarına bakınca şaşmamak mümkün değil. Mesela Prens Sabahattin’i görüyorsunuz, Türkiye’de liberalliğin, adem-i merkeziyetçiliğin bayrağını açan adamdır ama onun yanına oturmuş olan Doktor Şefik Hüsnü Bey’i görüyorsun, paşazade ama komünist. Bir başka yere bakıyorsun, teorik olarak Türkiye’nin sorunlarını çözmeye çalışan adamlardan bir başkası oturuyor. Şunu söylemeye getiriyorum: Memleket işgal altında, Türkiye’de direniş başlamış, silah atıyor halk; bunlar komünisti, sosyalisti, liberali hepsi Pera Palas’talar! Bu işte, alafrangalık zihniyetidir. Alafrangalık zihniyeti, emperyalistlerin ele geçirmeye çalıştığı ülkelerde özellikle mikrobunu salıverdikleri ve yayılmasını istedikleri bir davranıştır. Çünkü bu adamların referansları kendi milletleri, kendi tarihleri değildir, Avrupa tarihidir.

Ben Anadolu’da çok bulunmuş biriyim. Baba tarafım ulemadır; kimisi müderris, kimisi kadı. Ama babam laikti, hatta dindar da değildi. 11 yaşıma kadar camiye gitmedim; böyle bir ailenin içinden yetiştim ama Anadolu’yu da gördüm, halkı bilirim. Türk halk edebiyatına merakım dolayısıyla eski saz şairlerimizi okudum vs. Sosyalist hareketine girince (yaşadığım) ilk şok şu oldu: Ne halkı biliyorlar, ne de geçmişi. Bir terslik gördüm; bu kafayla sen kendini Türk halkına benimsetemezsin. Yanlış buradadır. Onun için başından beri sosyalist harekette bir sentez zorunluluğundan bahsederim ve bu sentezde mutlaka geçmişimizin de bulunması gerektiğini söylerim. Galiyev’i keşfettiğim zaman çok sevindim; çünkü benden önce bu işi çok daha ciddi bir şekilde düşünmüş ve kendine göre teorisini, pratiğini yapmaya çalışmış birisiydi o.

Türkiye’deki sosyalist sol ne yapıyor? Nükleer enerji santrallerine, hidroelektrik santrallerine karşı çıkıyor. Niye? Çünkü eski tarihten kalma taşlar, topraklar suların altında kalıyormuş, çok yazık oluyormuş! Bir tanesinin aklına gelmiyor ki bu bizim dikey kültürümüz değil, Anadolu’da edindiğimiz yatay kültürdür. Asya’dan gelince bir kültürle geliyoruz ama bir de bu topraklarda edindiğimiz bir kültür var, Hititlerden geliyor. Bunlardan da birçok şey alıyor, “Osmanlı sentezi”ni yapıyoruz. Binaenaleyh o da bizim kültürümüz, taşı toprağı her zaman kollamaya çalıştık; iyi de, Selçuklu’dan kalma da bir sürü bir şey var, niye biri de kalkıp demiyor ki “Bunlar harap oluyor, yazık!”

Bir Hasankeyf için aynı hassasiyet gösterilmiyor mesela.

Sadece Batılıların hoşuna gidecek şeyler için ayağa kalkıyorlar. Nükleer santrale gelince; Yahu siz deli misiniz? Etrafımızda nükleer olmayan devlet kalmadı. Şöyle bir bakıverin: Bulgaristan, Ukrayna, Rusya nükleer, şimdi İran nükleer oluyor, Irak bunun peşinde. Bu ne? Bu çağdaş uygarlık seviyesi ve bunlar çıkıyorlar, diyorlar ki “Hayır, biz bunu istemeyiz. Cumhuriyetin çağdaş uygarlık hedefi var, onun peşinde koşuyoruz.” Sen bunu nasıl istemezsin? Havayı çok kirletiyor, insanlar ölüyormuş. Araştırdım ve buldum; dünyada 443 tane nükleer santral çalışıyor şu anda, 40 seneden beri çalışıyor, sadece üç kaza olmuş. Oysa elektrik santrallerindeki kazaları araştırsanız bundan çoktur. Şimdi bu nasıl bir kafa? Türkiye’nin kalkınması Batılıları çok rahatsız ediyor, Türkiye kalkındıkça tehlike oluyor onlar için. Hele Rusya dağıldıktan sonra bölgede çok güçlü bir ülke olduk ve sistematik olarak ayağımızı çelmek için ellerinden geleni yapıyorlar. Bir tanesi de nükleer teknolojiye geçmemizi önlemek. Bizim şaşkınlar da buna alet oluyorlar. Neden istenmiyor? Çünkü olursa bu elektrik sıkıntısını çekmeyeceğiz. Şimdi de hidroelektrik santrallerini engellemeye çalışıyorlar. Gerekçeleri de harabelerin su altında kalacak olması. Ilısu Barajı yapılacaktı, İngiltere işin içine karıştı, İsviçre’ye baskı yaptı, İsviçre krediyi kesti. Niye Türkiye’nin enerji politikasının ortadan kalkmasına çalışıyorlar? Sol aymazlık içindedir. Türkiye’nin nükleer teknolojiye karşı çıkması demek Gutenberg’in matbaasına karşı çıkmakla eşittir ve matbaaya karşı çıkmak bize ne kadar pahalıya mal olduysa, bu da o kadar pahalıya mal olacak. Nasıl ilericilik oluyor bu, nasıl plajdan pet şişe toplamak sosyalistlik oluyor? Anlamıyorum.

Burada Galiyev’in Rusya’nın geleceğiyle ilgili 1923’teki bir “kehaneti”ni zikretmek istiyorum: ”Rusya artık devrim yolunda daha ileri gidemez ama Marksizm’i de ne daha fazla inkâr edebilir, ne de devrim öncesi durumlarına geri dönebilir. Elinde sadece bir tek yol kalıyor; yavaşça sağa doğru kaymak, böylelikle sağcı bir rejime zemin hazırlamak.” Sovyet devrimi ile Anadolu devrimi arasında bağlantı kurduğunuz bir yazınızda ortak bir “talihsizlik”ten bahsediyorsunuz. Her iki devrim de taşıyıcı gücünden mahrum olarak doğuyor, diyorsunuz. Bunu açıklar mısınız?

İkisinin de tırnakları yoktur…

Yani Galiyev bu noktayı mı yakalıyor 1920’lerde?

Aynı şeyi söylüyor. Evvela Sovyetler lafı nereden geliyor?, onu anlatmak lazım. Sovyet, “şura” demektir ve devrimin ilk sloganı “Bütün iktidar sovyetlerin” şeklindedir. Bu,  şu demektir: her mahallede, her ilçede, her ilde bir sürü halk şuraları kuruluyor. Bunlar o bölgeleri yönetiyor, yani doğrudan yönetime, tam bir halk hakimiyetine geçiyorlar ve iktidarın bunlara verilmesi sözkonusu oluyor. Bu şuralarda söz sahibi olan insanların hepsi Bolşevik değil; oralardaki insanlardan seçiliyor bunlar, Bolşevikler onları yönlendirmeye çalışıyor, kısmen başarabiliyor, kısmen başaramıyorlar. Bu, sosyalizmin ruhuna yüzde yüz uygundur. Mademki sosyalist devrim yapıyorsun, işçi sınıfı başta olmak üzere şuralar kurulacak. Şuralar kuruluyor fakat bir müddet sonra fark ediliyor ki şuralardaki gidiş Bolşevik Partisi’nin istediği istikamette değil, yani halk başka bir yöne doğru gitmek istiyor. O zaman durumu yavaş yavaş kaydırıyorlar. Bir kere şuralardaki komünistleri, yani Bolşevik partilileri çoğaltıyorlar. İkincisi, Bolşevik Partisi yavaş yavaş rejimdeki ağırlığını artırıyor ve Bolşevik olmak bir ayrıcalık haline gelmeye başlıyor. Öyle bir yere geliniyor ki dünya ihtilalini yönetmek için kurulan ve diğer komünist partilerinden bir sürü üyesi olan Komünist Enternasyonal bile Bolşevik Partisi’nin denetimine giriyor. Zinovyef’i atıyorlar, Stalin’in isteklerine uygun bir adam koyuyorlar yerine.

İşçi, Sovyetler Birliği’nde yeteri kadar yok. Neden yok? Çünkü Sovyetler Birliği yeteri kadar sanayileşmiş bir ülke değil. İşçi sınıfı yoksa sosyalizm de olmaz.  Gazi Mustafa Kemal daha uzak görüşlü. “Bizde işçi sınıfı yok, sosyalizm olmaz” diyor. Onlar bunu demiyorlar, biz yapacağız diyorlar, olmuyor. Aydınlardan, teknisyenlerden, teknokratlardan oluşan bir oligarşi, Bolşevik Partisi adıyla bir totaliter diktatörlük kuruyor. Bu diktatörlük sadece Marksist terminolojisiyle diğer diktatörlüklerden farklıdır. Bu diktatörlük, Rusya’yı dünyanın ikinci büyük gücü haline getirmiş, nükleer teknolojiye geçmiş, uzaya adam yollamıştır aynı zamanda. Bunları reddetmek mümkün değil ama dağıldıktan sonra ortaya çıkan manzara hiç de parlak değil. Orta Asya’ya, Azerbaycan’a gittiyseniz gördünüz ne haldeler. Sadece kültürde hamle yapmışlar.

Şuralarla başlayan sosyalizm tipik bir merkeziyetçi bürokrasi diktasına dönüşüyor. Bütün merkeziyetçi diktalar sağcıdır, bizdeki de dahil. İsmet Paşa’nın kurduğu dikta da sağcıdır, totaliterdir, faşizandır. Gazi’nin burada hatası (Gazi’ninki hata değil, önlenemez bir olaydır), ulusal demokratik bir devrim yapması. Ulusal demokratik devrimleri Batıda ulusal burjuvazi yapar. Oysa bizde ulusal burjuvazi yok. Bizde burjuva var fakat ulusal değil, gayr-i müslimler burjuva sınıfını oluşturuyor. O devirde Türkiye’de burjuvazi yabancıydı, onun için anti-emperyalist oldu.

İlginç bir nokta daha var: Mustafa Suphi meselesi. Galiyev’in kimisi sağ kolu, kimisi sol kolu olduğunu söylüyor. Mustafa Suphi Trabzon Maçka’da Yahya Kaptan’ın takasında mahiyeti net olarak bilinmeyen bir şekilde öldürülüyor tam Türkiye’ye girerken. Bu acaba Gazi’nin görüşleri ile Galiyevcilik arasında bir paralellik olduğu şeklindeki görüşlerinizi nakzeden bir tablo ortaya çıkarmıyor mu?

Sovyetler dağılınca arşivler açıldı, yeni belgeler ortaya çıktı. Bu belgelerden birçok şey anlaşılıyor. Mustafa Kemal Paşa’nın, Mustafa Suphi’nin adamı Süleyman Sami Bey’le karşılıklı görüşmesi ve Mustafa Suphi Bey’in Türkiye’ye girmeden önce Sovyetler Birliği’ne verdiği rapor yayınlandı. Bu olay benim başından beri tahmin ettiğim bir olayı açıkça gösteriyor. Mustafa Suphi Bey’i öldürenler İttihatçılardır. Mustafa Suphi’nin öldürülmesinden dolaylı olarak bilgisi olan, Kâzım Karabekir Paşa’dır. Size daha dramatiğini söyleyeyim: Verdiği raporda Mustafa Suphi Bey diyor ki: “Türkiye’ye gireceğim duyulduktan sonra (belgede Bolşeviklerin geleceği, zenginlerin mallarına yağma edileceği yazılıyor) aleyhimde çok ciddi propagandalar yapıldığını istihbar ediyoruz (haber alıyoruz)”. Yani daha Türkiye’ye girmeden iki ay önce o hareket başlamış ve Trabzon’un Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti zannediyorum ismini değiştiriyor, Müdafaa-i Mukadderat Cemiyeti oluyor. Bunlar İttihatçı, Yahya Kaptan da İttihatçıların oradaki muteber adamlarından biri. Hatta bir iddiaya göre -bunu kanıtlayamam- şöyle bir laf var: Yahya Kaptan, Enver Paşa ile Türkistan’a gitmeden önce konuşuyor. Onunla da bir irtibatı var.

Peki neden Enver Paşa ve İttihatçılar Mustafa Suphi’ye bu kadar düşman oldular?

Mustafa Suphi Bey aslında Paris’te okumuş. Okurken Tanin gazetesinin Paris muhabiri; üstelik İttihatçıların oradaki adamı. Türkiye’ye geliyor, hürriyet ilan edilince İttihatçılar hükümet kuracaklar. Mustafa Suphi Bey zannediyor ki kurulan hükümette Nazır (Bakan) olacak; gönlünde yatan da Maliye Bakanlığı. Fakat Maliye Bakanlığına Cavit Bey geliyor. Bu işe çok sinirlenen Mustafa Suphi Bey muhalefete geçiyor, Demokrat Parti’ye giriyor. Partinin başında ise Yusuf Akçura var. Mustafa Suphi ve Akçura’nın ekibi burada sıkı bir muhalefet yapıyorlar İttihatçılara karşı. Mustafa Suphi, Demokrat Parti’nin düşüncelerini savunan İttihatçı karşıtı İfham gazetesinde yazı yazıyor. Bunlar o kadar şiddetli muhalefet yapıyorlar ki Babıali Baskınından sonra Enver Paşa bir sürü İttihatçı muhalifini toplayıp Sinop’a sürüyor. Sinop’a sürülenler içinde Mustafa Suphi de var. Mustafa Suphi, oradan Rusya’ya gidiyor. Böylece İttihatçılar başlarına büyük bir bela açmış oluyorlar. Mustafa Suphi müthiş bir İttihatçı düşmanı oluyor. Yurt dışına birlikte çıktıkları üç arkadaşından biri Avrupa’ya, biri Rusya’ya, diğeri de Kafkasya’ya kaçıyor. Amaçları, yeni bir örgüt kurarak İttihatçılarla mücadele etmek. Bunu başaramıyorlar, çünkü Rusya ve Türkiye arasında savaş başlıyor. Mustafa Suphi’yi Ulaş Kampı’na gönderiyorlar. Cihan Harbi’ni ve Sovyet İhtilali’ni orada yaşıyor. Yavaş yavaş Bolşeviklik ve komünistlikle ilgilenmeye başlıyor. Savaş bitip de serbest kalınca yaptığı ilk iş, Ulaş’tan çıkıp Moskova’ya gelmek ve Milliyetler Komiserliği’ne başvurmak oluyor, “Ben de sizdenim!” diyor.

Galiyev ile ilişkisi orada mı başlıyor Mustafa Suphi’nin?

Geldiğinde Galiyev orada değil henüz, başka bir arkadaşı var, onunla konuşuyorlar. Sonra Galiyev’le tanışıyorlar. Galiyev ondan yararlanabileceğini düşünüyor. Nedeni çok basit: Mustafa Suphi yetişmiş bir aydın ve Müslüman-Türkler arasında bu tip insan çok az. Hemen harekete geçip Anadolu ile irtibat kuruyorlar. Bir iddiaya göre bu irtibat, Mustafa Kemal Paşa ile Samsun’a çıktıktan sonra Havza’da gerçekleşiyor. Oraya gelen Bolşevik ekibinin içinde Mustafa Suphi var mıydı, yok muydu, biraz kuşkulu. Fakat bir sene sonra yazılmış Yeni Dünya gazetesindeki bir başyazısında “Geçen sene Mustafa Kemal Paşa ile mutabık kaldığımız üzere” diye bir ifade var. Bu bir takım şüpheler uyandırıyor insanda. Başından beri Anadolu hareketini destekliyor, Galiyev de, Bakü Kurultayı da destekliyor. Mesela Bakü Kurultayı’na Galiyev değil, Mustafa Suphi gider.

Galiyev’in gitmemesi de ilginç değil mi?

Gidemiyor çünkü Stalin’le arasında sorunlar başlıyor. Zinovyef, Radev ve Mustafa Suphi gidiyor. Mustafa Suphi’nin ilk yaptığı iş, İttihatçıların kurduğu Türkiye Komünist Fırkası’nı kapatmak oluyor. Daha sonra da İstanbul’da kurulmuş olan Şefik Hüsnü Bey’in başında olduğu başka bir fırkadan delege istiyor. O fırkadan Ethem Nejat Bey delege olarak geliyor. Ankara’da kurulmuş fakat kapatılmış olan Halk İştirakiyyun Fırkası’ndan da delege istiyor. Bu üç grupla bir toplantı yaparak bir takım kararlar alıyorlar ve Türkiye Komünist Fırkası ilk kez orada kuruluyor. Böylece İttihatçıların komünist postuna bürünüp Ruslardan para sızdırmalarının sonu geliyor. Enver Paşa da Doğu Halkları Kurultayı’nda son kozunu oynuyor. Ya herkes onun arkasında olacak ya da azınlıkta kalacak.

Mustafa Suphi Kurultay’da çok faal. Türk heyeti ile Türkiye Komünist Fırkası aynı yönde oy veriyor ve Enver Paşa mağlup oluyor. Kaderi değişiyor. Türkistan’a gidip Sovyetlere karşı hareket örgütlemeye başlıyor ve akabinde Mustafa Suphi Bey Türkiye’ye girmeye kalkıyor. Bu bir hata, çünkü civarda İttihatçılar vaziyete hakim ve onu öldürüyorlar. Gazi’nin telgrafı da var. Cevap alamamış oralardan, Mustafa Suphi Bey’in durumunu “Telleyiniz” (telgrafla bildiriniz) diyor, geldi mi, gelmedi mi? Gideceği yerleri de biliyor, kendisine mektubu var. Mektupta, “Türkiye Büyük Millet Meclisi sizinle daha da güçlenecektir, Meclis’te yeriniz hazırdır, sizi bekliyoruz” diyor. Gazi’nin tasavvuru şu: Mecliste bir Komünist Fırkası ve o Fırka’nın bir grubu var. Gelirse o grubun başına Mustafa Suphi’yi getirecek ve böylece Sovyetler’le işbirliği daha sıkı olacak. Hem de onun istediği “milli komünizm” yahut “sosyalist milliyetçilik” ortaya çıkacak.

Mustafa Suphi’nin İttihatçılar tarafından öldürüldüğü çok kesindir. Mustafa Kemal Paşa’nın onu öldürmesi için bir gerekçe yok, ona bir rakip değil çünkü. İkisinin de rakibi İttihatçılar. Enver Paşa’nın son mektuplarından birinde “Ne olursa olsun geleceğiz” diyorlar. İttihatçılar Gazi’yi öldürmek istemişlerdir. Maliyeci Cavit Bey’in asılma sebebi, Mustafa Kemal’i öldürme teşebbüsüdür. Şimdi ortaya çıkmıştır ki Bakü, Gümrü ve Batum’la irtibatlıdır, orada bu suikast örgütlenmiştir. Enteresandır, Türkiye’de İttihatçılar hep öldürme yoluna giderler. Onların tarzıdır öldürmek. Daha da enteresanı, Maliyeci Cavit Bey, Türkiye Masonları Meşrık-ı Âzamı’ydı, Masonların başıydı ve Gazi Mason teşkilatlarını yasaklamıştır.[4] Mustafa Suphi Bey de aşırı bir İttihatçı düşmanı. Bunu Nuşirevan da söyledi, “İki lafından biri hep İttihatçılardı, durmadan aleyhlerine konuşurdu” diyordu.

Mustafa Suphi’nin öldürülmesi Türkiye Komünist Hareketi’ni dağıtmıştır. Çünkü Mustafa Suphi bir tutkaldı. Hem Halk İştirakiyyun Fırkası’nın, hem İstanbul’daki Sosyalist Fırkası’nın, hem de Bakü’de kurulan Türkiye Komünist Fırkası’nın birleştiği ortak paydaydı Mustafa Suphi. Ölümünden sonra bu partiler arasında çekişme başlamıştır. Bu sebeple Komünist Fırkası belini hiç doğrultamamış ve büyük bir faaliyeti de olmamıştır. Söylenenlerse efsanedir. Parti, esas olarak Mustafa Suphi’nin takımıyla başlamış oldu ama öteki taraf bunları partiden atmış, bunlar da onları partiden atmış. Bir komedi; herkes birbirini partiden atıyor. Hatta bir rivayet vardır; güya Zinovyef Enternasyonal’in başındayken Türkiye’den bazı ekipler gidip, “Efendim, biz esas Türkiye Komünist Partisi’yiz” diyorlarmış. O da “Dağılın başımdan” diye kovuyormuş. Yanılmıyorsam 1936’dan sonra uzunca bir süre Enternasyonal Türkiye’deki komünist hareketi ciddiye almadı. Zaten ciddiye alınacak bir tarafı da yoktur. Hepi topu 20-30 kişidir bunlar.

Nitekim Hikmet Kıvılcımlı Doğu Almanya’ya ameliyat için gittiğinde öğreniyor partiden atılmış olduğunu.

Herkes herkesi atıyor, partiden atılmayan yok. En başta Nazım Hikmet. Ben Nazım hakkında öteki ekibin Enternasyonal Dergisi‘ne yazdığı yazıyı okudum. Yazıda deniliyor ki: “Nazım Hikmet ve arkadaşlarından oluşan polis grubu”. Halbuki “polis” dedikleri adam burada 18 yıla mahkûm edilmiş!

Kıvılcımlı’nın ekibi diyor bunu değil mi?

Hayır, Şefik Hüsnü diyor, kendisi dışarıda ama 18 seneye mahkûm olan birine “polis ekibi” diyor, böyle çok sayıda komedi var.

Sovyet devrimi ile Anadolu devriminin ortak bir amaçla yola çıktıklarını ve Mustafa Kemal’in kendi hareketini Galiyev gibi “mazlumlar hareketi” olarak gördüğünü ifade ediyorsunuz. Milli Mücadelecilerin Sovyetlerden para dahil çeşitli yardımlar aldığını biliyoruz. Peki Stalin döneminde başlayan sapmaya yönelik Mustafa Kemal’in herhangi bir değerlendirmesi var mı? Nasıl değerlendiriyor bütün bu gelişmeleri?

Mustafa Kemal Paşa önce Sovyetler’e hiç laf söyletmez. “Bolşevik olmak başkadır, Bolşeviklerle müttefik olmak başkadır” diye koruyor onları. ‘Asıl müşterek düşmanımız emperyalizmdir, ona karşı sonuna kadar savaşacağız’, gibi çok güzel lafları var. Fakat bir yerden sonra Sovyetler Birliği’ni iki üç kelime ile geçiştirmeye başlıyor. 1933’de yanılmıyorsam, bir özel demecinde Sovyetler Birliği’ni gelecek yıllardaki en büyük tehlike olarak işaret ediyor, gerekçe olarak da kendisine güvenmiş olan mazlum halklara verdikleri sözleri tutmamalarını gösteriyor. Bu, çok açık bir şekilde Mustafa Kemal’in Galiyev olayını izlediğini, onun mahkûmiyetinden haberi olduğunu ve bundan dolayı Ruslara kızdığını gösteriyor.

Bir de bir belge var; bir yabancı yayınladı fakat şimdi kitabın adını hatırlayamayacağım. Lenin’in bir talimatı var: “Türkiye’de bizden tarafa olanlara güvenilir.” Yani evet biz Mustafa Kemal’le dostuz ama oranın bizim komünistlerin elinde olmasını isteriz, gibi bir ifadesi var. Bizim Türk servisleri de bunu ele geçirmişler. Yani bilerek, bile bile lades şeklinde bir dostluk vardır aralarında. Özellikle Bolşevikler İngilizlerle anlaştıktan sonra dünya ihtilali bitti. Çünkü İngilizlere söz verdiler Hindistan’da bir olay yapmayacağız diye.

Galiyev’in tasfiyesi de bununla mı bağlantılı yani?

Aynı zamana denk gelir. İngiltere ile anlaştıktan sonra Sovyetler Birliği yavaş yavaş mazlumlar enternasyoneli olmaktan çıktı. Ruslar bir devlet kurdular, kendi devletleri içinde saltanatlarını sürdüler ve onlarca halkı da istedikleri gibi sömürdüler; bu bir gerçek.

Galiyev’in bugüne mesajını toparlarsak, neler söyleyebiliriz?

Mustafa Kemal’in bir konuşması vardır, şiir gibidir. “Şimdi şarktan doğan güneşe bakınız” diye başlayan bir konuşmadır. Başkumandanlık Meydan Muharebesi’nin olduğu alanda söylemiş. “Şimdi onun doğduğunu nasıl görüyorsam, şark milletlerinin birer birer uyandıklarını ve emperyalizme karşı savaş vereceklerini de öyle görüyorum” diyor ve sonunda emperyalizmin ortadan kalkacağını, bütün milletlerin hür olacağını ifade ediyor. Galiyev’in de mesajı aynıdır. Birisi, bunun sosyalist bir çerçevede olmasını düşünmüştür, öbürü demokratik bir çerçevede. Bunu da tayin edecek olan, halkların sosyal ve ekonomik durumları. Bir ülke, gelişmiş bir işçi sınıfı, gelişmiş bir sosyalist aydın ekibi, bir şuur varsa sosyalist olabilir. Demokratik bir ekip varsa demokratik olabilir. Ama asıl olan, dünyadan şu bir avuç Batılı ülkenin sömürücü hakimiyetini ortadan kaldırmaktır.

Peki hiç ümit yok mu?

Ümit halktadır. Türk milleti milli sentezini futbolla yaptı ilk defa. Şimdi bir Türk futbolu var, önceden yoktu. Hala bir Türk sanatı yapamıyoruz, bir Türk sanatı yok, onun bunun taklidi var. Bir Türk futbolu oluşuyor, iddialıyız. Şimdi bunu futbolda yapan bu halk herşey yapar ve yapacaktır da. Şuraya bakın, nüfusumuz 80 milyona gidiyor. Çok güçlüyüz ama bu gücün farkında olmayan ve bunu kullanamayan liderlerce yönetiliyoruz. Yöneticilerimiz hala Soğuk Savaş dönemi yöneticileri. 10 sene geçti biteli, hala yeni farkında değiller.

Ruslarla çok kolay anlaşılabilir. Birçok müşterek menfaatlerimiz var, bunları niye kullanmıyoruz Avrasya’da? Ruslar da bazı konularda bize muhtaçlar; orada çok güzel iş yapıyoruz. Amerikalılarla 50 yılda kuramadığımız yakınlığı Ruslarla 10 günde kuruyoruz. O da Doğulu, biz de Doğuluyuz, Asyalıyız. Onların kökenini karıştırsan bir Türk çıkabilir, bizden bir Yugoslav, bir Slav çıkabilir; bunlar karışmış halklar. Ama Amerikalılarla bir türlü halk ilişkisi kurulamıyor. Amerika ile anlaşabilmek için kolej bitirmek lazım, kolejden çıkmamış birisi Amerika ile anlaşamıyor. Türkiye’nin, Mustafa Kemal’in Sovyet politikasını izlemesi gerekir. Anti-emperyalist bir tavır, Asya’da emperyalizme karşı Rusya ile anlaşmaktan geçer…

Not: Söyleşi, Attila İlhan’ın 2000 yılınan Ekim ayında o sıralarda müdavimi bulunduğu Taksim’deki Divan Oteli’nin kafeteryasında gerçekleştirilmişti. Kendisi söyleşimizden tam beş yıl sonra, 10 Ekim 2005 tarihinde vefat etmiştir. 

Dipnotlar:

[1] Şevket Süreyya Aydemir hatıralarını Suyu Arayan Adam adıyla yayımlamıştır: 6. Baskı, İstanbul, 1975, Remzi Kitabevi. (MA)

[2] Alexander Bennigsen’in Chantal Lemercier-Quelquejay ile bilikte yazdıkları Sultan Galiev (Paris 1986) adlı kitabından söz ediyor. (MA)

[3] Hem Selanik’teki sosyalist federasyon, hem de Avram Benaroya hakkında İngilizce bir makale için bkz. H. Şükrü Ilıcak, “Jewish Socialism in Ottoman Salonica”, Southeast European and Black Sea Studies, Vol. 2, No. 3 (September 2002), s. 115-146. Türkçe bir biyografisi için bkz. Rifat N. Bali, Avram Benaroya-Unutulmuş Bir Yahudi Gazeteci Hayatı ve Anıları, 47 Numara Yayıncılık, İstanbul, 2009.

[4] Maliyeci Cavit Bey’in İstiklal Mahkemesi’nde idam edildiği 1926 yılında Mason locaları henüz kapanmamıştı. Kapatılması bu tarihten dokuz yıl sonraya rastlar. Ayrıca kapatıldı mı yoksa kapandılar mı meselesi de tartışmaya açıktır. Tamer Ayan gibi Mason üstadları biz emirle kapatılmadık, Masonluğun hedeflerine Cumhuriyet rejimi sayesinde ulaşıldığı için artık açık kalmamıza gerek kalmadı, uyumaya geçebiliriz şeklinde bir gerekçe açıklamışlardır. (MA)

Söyleşi, Gerçek Tarih dergisinin 2022 Eylül sayısında yayımlanmıştır:

GERÇEK TARİH DERGİSİ EYLÜL 2022
Mehmet Poyraz – Sultan Galiyev
Yazarın Diğer Yazıları
Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.