tarihkitapbiyografimehmet poyrazmustafa armağandergi

Selimcan Yelseli

Sanat Tarihçi/Yazar

Aynalar sarayında gördüğümüz kaçıncı yansıma: İran-ABD/İsrail arasındaki gelişmeler üzerine

01.03.2026
A+
A-

Selimcan Yelseli yazdı…

KOZMİK TUVAL ÜZERİNE VURULAN FIRÇA DARBELERİ

Son gelişmeler için bendenizin naçizane ilk tahlili nedir bilir misiniz? Artık savaş, klasik paradigmaların ötesinde, çok daha karmaşık ve soyut bir varlık olarak yükseliyor karşımızda. Fiziksel harabiyet acımasızca devam ediyor elbet: Tahran’dan göğe yükselen kara duman sütunları, Natanz ve Fordo gibi nükleer birimlerin enkaza dönüştüğünü fısıldayan söylentiler, balistik füzelerin gök kubbede bıraktığı parıltılı izlerle, İran’ın resmi ağızları, 200’den fazla sivilin toprağa karıştığını, bir ilkokulun yıkıntıları altında 80’den fazla çocuğun küçücük hayatlarının söndüğünü çarpıcı bir gerçek olarak yüzümüze vuruyor. Ancak bu somut yıkımın, beton ve kanla yoğrulmuş felaketin yanında, tuhaf bir mücadele çok daha derin, çok daha gizemli bir katmanda, zihinlerin labirentinde ve teknolojinin girdabında sürüyor.

Savaş evvela bir görüntü ve anlatı kasırgası olarak doğup yayılıyor ve ardından bir fırtına gibi dünyayı sarıyor. Her şey, vuku bulacak fiziksel patlamalardan dakikalar önce, dijital mecralarda varlık kazanıyor. Bir liderin Truth Social adlı sanal meydanında paylaştığı video mesaj, “major combat operations” gibi ağır bir ifadeyle milyonların zihinlerine sızıyor. Canlı yayın kesitleri, droneların vasıtasıyla yakalanan sahneler, cep telefonlarının titreyen ellerde kaydettiği sirenler ve patlamaların gürültüsü, algoritmaların sihirli değneğiyle saniyeler içinde viral bir dehşete dönüşüyor. Gerçeklik, bu görüntülerin ve iddiaların sisli ikliminde hüküm sürüyor artık; hangisi önce, hangisi sebep, hangisi sonuç, ayırt etmek imkansız hala geliyor. Olay böylece, kendi temsilinin girdabında yutuluyor; savaş, simülasyonun zafer naralarıyla taçlanıyor, bir hayalet, gerçekliğin tahtına kuruluyor.

Bu çatışmanın en ürpertici niteliği, amacın düşmanı fiziksel olarak tamamen silmekten öte, onu bir imge, bir sembol olarak eritmenin iki taraf için de daha cezbedici olması. Hedefler ABD / İsrail için nükleer kaleler, füze rampalarının soğuk demirleri, devrim muhafızlarının gizli sığınakları da  değildir sadece; bir rejimin “var olma” iddiasını “sembolik” olarak, bir alev gibi yakıp kül etmek, dönüştürmek velhasıl cüretkar bir şekilde ona müdahale etmektir.

Güç artık, tek bir merkezde değildir üstelik; her yere sızmış, her noktada kendini yeniden doğurmuş, çoğaltmış, bir virüs gibi yayılmıştır. ABD / İsrail, “önleyici güvenlik”, “nükleer tehdidi ortadan kaldırma”, “terör sponsorluğunu bitirme” gibi demir yumruk söylemlerini devreye sokarken, aynı anda “özgürlük”, “İran halkının kurtuluşu”, “yeni bir özgürlük doğuşu” gibi altın vaatleri de dilinden düşürmez, İran ise misilleme füzeleriyle gökleri aydınlatırken, “bölgesel savaş” gibi bir tehditi de öne sürmekten geri durmayarak kendi meşruiyetini muhafaza etmeye çalışır. Her iki taraf da aynı söylemsel silahları, aynı formülleri kullanır: varoluşsal tehlike, kurtarıcılık, tehdit algısı, halk iradesi. Bu söylemler, şiddeti meşrulaştıran dev bir ağ, bir örümcek ağı gibi örülür; şiddetin arzusu ise o ağı daha da görünmez kılar elbette.

İronik olansa bir İranlı sivil, aynı anda hem bombaların hedefi hem de “özgürleşme” vaadinin pasif, sessiz nesnesi konumuna düşerken, her füze haberi, her siren sesi, güvenlik algısını da sürekli tehdit altında tutmaktadır. Aslında iki tarafta da kimse nerede olduğundan bîhaber, bir labirentte çıkış yolu ararken, gücün, bedenleri disipline etmekle yetinmemesini gözden kaçırmaktadır. Zihinlerin sürekli bir ikilem arasında: korku ile umut, tehdit ile kurtuluş, itaat ile isyan arasında, bir sarkaç gibi gidip gelmesi pek mühim bir mesele olarak görünmez ama meselenin ana mihrakı tam da buradadır aslında.

Bu çatışma, ne salt bir toprak kazanma mücadelesi ne de sadece stratejik kaynakların kontrolü üzerine kurulu bir oyun; o, gerçekliğin kendisinin nasıl üretildiği, kim tarafından kontrol edildiği, nasıl şekillendirildiği üzerine bir kavga, bir kozmik düello. Bir yanıyla kimin anlattığı hikâye daha kalıcı olacak, bir efsane gibi nesilden nesile aktarılacak, kimin görüntüsü, iddiası, varlığı daha baskın çıkacaktır?

Fiziksel yıkım, saatler, günler, belki haftalarca sürerken, asıl savaş, ekranların parlak yüzlerinde, sosyal medya gönderilerinin içinde, algoritmaların gizli dilinde büyüyor ve belki de orada, çoktan kazanılmış veya kaybedilmiş, hatta bir gölge oyunu gibi sonlanmış olsa da bunu henüz kimse bilmiyor oysa.

Bu yüzden bu gelişmeler sadece bir askeri operasyon değil; gerçekliğin, meşruiyetin, varoluşun sınırlarının yeniden çizildiği bir an, kozmik tuval üzerine vurulan fırça darbeleri tabiri caizse. Bu fırça darbeleri ne kadar sık ve cüretkar olursa olsun aslında tuvalin boş olarak görünen yerinde, anlatıların çarpıştığı o görünmez alanda asıl savaş çoktan tüm şiddetiyle zihinlerimizi sarıyor.

HAMANEY’İN ÖLÜMÜ

Hamaney’in ölümü, iktidarın en derin katmanlarında bir tür kendi kendini çoğaltan boşluk yarattı gibi geliyor bana. İran devlet televizyonunun ağlayan spikerleri, devrim muhafızlarının intikam yeminleri, muhaliflerin sokak kutlamaları, Trump’ın zafer tweet’leri, Netanyahu’nun “adalet” açıklamaları, hatta küresel medyanın anlık “breaking news” döngüsü— hepsi birden aynı anda hızlanmış ve birbirini beslemeye başlamıştır. Ne ilginç değil mi?

Bu boşluk, paradoksal olarak rejimi daha da görünür kılmıştır üstelik. Çünkü eskiden Hamaney’in varlığı, bütün bu işaretlerin bir “orijinal”e, sahici bir referansa işaret ettiğini gösteriyordu. Oysa şimdi o referans noktası ortadan kalkmış, işaretlerin kendi aralarındaki sonsuz referans zinciri geriye kalmıştır bir tek. Bir yas ilanı başka bir yas ilanını tetiklemiş, bir füze saldırısı başka bir misillemeyi meşrulaştırmış, bir sokak gösterisi hem rejim yanlısı hem karşıtı imgeleri aynı anda çoğaltmıştır. Her şey bir önceki imajın yankısı, bir sonraki imajın ise ham maddesi haline gelmiştir.

Bu süreçte rejim zayıflıyor mu? Bunu zaman gösterecek ama şimdilik kendi simülasyonunun zaferini ilan ettiği ortada. Yerine geçen geçici konsey, yeni adaylar, devrim muhafızlarının açıklamaları, hepsi aynı işaretler ağının uzantılarıyken, üstelik her yeni atama, her yeni füze salvosu, her yeni yas töreni, boşluğu daha da fazla dolduruyor. Gerçek bir çöküş yerine, sonsuz bir yankı odası kuruluyor: sesler, görüntüler çoğalıyor.

Dahası, bu ölüm küresel ölçekte de aynı mantığı üretiyor. Batı medyası “rejim sonu” diyor, ama aynı anda İran’ın misilleme kapasitesini abartarak yeni bir korku döngüsü başlatıyor. Trump “zafer” ilan ederken, aslında kendi imajını parlatıyor; Netanyahu “adalet” derken kendi meşruiyetini tazeliyor. Her aktör, Hamaney’in yokluğunu kendi hamlesi için bir malzeme yapıyor. Sonuçta ortada tek bir “ölüm” değil, binlerce paralel ölüm ve yeniden doğum var —hepsi aynı anda hiper-gerçekliğin bir eklentisi haline geliyor.

REJİM YIKILIR MI?

Şimdi gerçek bir çöküş yerine, sonsuz bir yankı odasının kurulması: seslerin, görüntülerin çoğalması gibi rejim de, kırk yılı aşkın süredir kendi otantikliğinin kopyalarını, hatta kopyaların kopyalarını, nihayet orijinali olmayan bir sonsuz yansıma zincirini üretmiştir. Bana öyle geliyor ki, gerçek bir halk ayaklanması daha doğmadan medya tarafından yutulur, sindirilir ve yeniden üretilir. İnsanlar özgürlük için can verirken, bir yanıyla o özgürlüğün imgesini tüketir; ölüm bile -daima- başkalarının başına gelen gerçeklik ötesi bir gerçekliğe dönüşür, Olay “yaşanmaz”, “tüketilir” ve tüketildikçe, yaşanmışlık duygusu buharlaşır.

Kaos da önceden tüketilmiş değil midir? İç savaşın sisli iklimi, etnik ayrışmanın kanlı haritaları, Devrim Muhafızları’nın cuntalaşması, nükleer başlıkların karaborsaya düşmesi, milyonlarca mültecinin Avrupa sınırlarına yığılması… Bütün bu senaryolar, Irak’ta, Suriye’de, Libya’da, Yemen’de defalarca tecrübe edilmiştir. Dünya bunlara maalesef artık şaşırmaz; sadece sıra İran’daydı diye mırıldanır ve bir sonraki badireyi bekler aslında. Gerçek yıkım, önceden hazırlanmış yıkım imgelerinin gölgesinde kaybolur. Hiçbir şey ilk kez gerçekleşmez; her şey yeniden, bir kez daha yaşanır yalnızca.

Güç ise asla boşlukta kalmaz; yalnızca biçim değiştirir, mekân değiştirir, dil değiştirir. Eski rejim, bedenleri, arzuları, inançları, hatta isyanı bile disipline eden dev bir yönetimsellik makinesiyken, ortadan kalkmasıyla bu makine dağılmaz; dişlileri sökülüp daha ince, daha küresel bir düzeneğe yeniden monte edilir.

Yeni düzende iktidar artık tek bir otoritenin elinde yoğunlaşmaz; her yere yayılır. Uluslararası finans kurumlarının “yapısal uyum” dayatmaları, insan hakları raporlarının puanlama sistemleri, sosyal medyanın linç algoritmaları, bireyin kendi kendini yönetmesi aldatmacasını sağlayan yeni tekniklerdir aslında.

Rejim yıkılırsa bu bir zafer narası ya da bir ağıt değildir; yalnızca simülasyonun çözünürlüğünün artması, yönetimselliğin daha zarif, daha yaygın, daha gönüllü bir biçime evrilmesidir. İranlılar zincirlerini kırdıklarını sanırken, aslında daha ince, daha görünmez, daha hassas bir ağın içine yeniden dokunurlar. Özgürlük, bir son değil, yeni bir kodlama dilinin adı olur böylece.

Ve tarih de aslında çoktan, bir daha asla ilk kez yaşanmamak üzere, sonsuz bir yeniden üretim döngüsü haline gelmiştir çoktan. Ne başlangıç vardır ne son; yalnızca imgelerin birbirini yediği, yuttuğu, kustuğu ve yeniden doğurduğu uçsuz bucaksız bir aynalar sarayında gelecek günleri bekleriz.

Anlaşılan dünya yeni olduğunu vehmettiğimiz ama ontolojik olarak asla yeni olmayan gelişmelere gebe.

Sormaktan zarar gelmez: Aynalar sarayında gördüğümüz kaçıncı yansımada, kaçıncı aldatmacadayız?

Yazarın Diğer Yazıları
Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.