tarihkitapbiyografimehmet poyrazmustafa armağandergi

Mehmet Akif Işık

Arkeolog-Anıtlar ve Müzeler (emekli) Genel Müdürü

İslamsız arkeoloji olmaz: Kuran-ı Kerim’in ışığı altında arkeolojiyi anlamak

12.01.2026
A+
A-

Arkeoloji ilmi Batı’da başladı. Tarihin kökeni Mezopotamya ve Anadolu olduğundan; elbette ki tarih boyunca bu topraklarda üretilen eserlerin zenginliği, bu işle uğraşanların yakın ilgisini çekti. Dolayısıyla bu topraklarda üretilen eserler yağma edilerek illegal yollarla Batı ülkelerine taşınmaya başlandı. Tarihi eser kaçakçılığı ile başlayan bu eylemler bir süre sonra tarihe yardımcı olacak bir hüviyete büründü ve kaçakçılığın yanı sıra arkeolojiye dayalı ilmi çalışmalar da buna paralel olarak yürümeye başladı. Dolayısıyla Anadolu’da da; müzeciliğin yanı sıra, arkeolojik çalışmalarda bir bilim dalı olarak ele alındı.

Arkeoloji ilmi Batı topraklarında başladığından, bu işle uğraşanlar arkeolojik buluntuları çoğu kez Tevrat’ta geçen olayları esas alarak değerlendirdiler. Elbette ki biz de bu ilmi Batı’dan aldığımız için onlar ne dediyse, yani Tevrat’ta ne yazdıysa veya Batılı ne istediyse aynısını kabul ederek, inancımıza ters düşmesine rağmen, çalışmalarımızı onların yönlendirmesiyle sürdürdük.

İslam’ı ve dolayısıyla da Kuran-ı Kerim’de yazılanları esas almadan yapılan çalışmaların eksik ve hatta yanlış olacağı hesaba katılmadı. Bu konuya “ilk insan”la başlayabiliriz: Şöyle ki; ”Evrim Teorisi” adı altında tamamen inancımıza ters bir düşünce ile ortaya çıkıp insanın maymun soyundan geldiğini, maymunun zaman içerisinde evrim geçirmesi suretiyle dünyada var olmaya başladığını bir ilmi çalışma gibi bizlere dayatmaya başladılar. Maalesef birçok insanı da buna inandırdılar.  24 Kasım 1859’da İngiliz Charles Darwin tarafından ortaya atılan bu teori dini inancı zayıf olan bazı bilim adamları(!) tarafından da ilginç karşılanıp gündemde tutulmaya çalışıldı. Ateist olan bu kişilerin ana gayesi, Allah inancını yok etmeye çalışarak kendilerini ön plana çıkarabilme çabalarından başka bir şey değildir. Bu grup, uydurulan saçmalığa bilimsel bir kisve verebilmek için çok yoğun bir faaliyet içerisine girerek çalışmalarını sürdürür ve ne yazık ki bu sapık düşüncenin ders kitaplarında dahi yer almasını sağlarlar.

Allah, insanı insan olarak, bitkiyi bitki olarak, hayvanı da hayvan olarak yaratmıştır. İnsanın da, hayvanın da, bitkinin de kendi aralarında değişik görünüşte olanları vardır. Dünya yaratıldığından bu yana hiçbir yerde yarı hayvan- yarı insan,  yarı bitki-yarı hayvan veya yarı insan- yarı bitki görülmüş ve duyulmuş değildir. Aşılama suretiyle değişik bitkiler elde edilebilir ancak bunlar yine bitkidir. Değişik ırklardan insanların evlilikleri suretiyle farklı deri renginde, gözleri değişik renklerde ve simaları değişik biçimlerde insanlar elbette ki olabilir, ancak bunların hepsi yine insandır ve bir anne babadan meydana gelmiştir. Hayvanlar için de aynı şeyi söyleyebiliriz.

Dünyada ender olsa bile bazen değişik biçim ve görünüşte  “hilkat garibesi” olarak nitelendirilen insan veya hayvan doğumları olabilmektedir. Adından da anlaşılacağı üzere bunlar “hilkat garibesi” yani yaradılışla ilgili bir hadisedir. Bir evrim sonucu değildir.

Bazı bilim adamı gibi geçinenler, garip şekillerde doğan insanların fotoğraflarını yayınlayarak, sanki evrim ile alakalıymış gibi göstermeye çalışırlar. Yahu! Bu varlığın bir anne ve babadan yani insandan türediğini nasıl göz ardı ederler. Bunun bir hilkat garibesi olduğunu bildikleri halde, fitne ve fesat konusunda uzman oldukları için, görmezden gelirler.

Antik Çağlardan kalma bazı heykel ve kabartmalarda; Sfenks, grifon, kentaurvs. gibi isimlendirilen “yarı insan-yarı hayvan” şeklinde karışık varlıklar işlenmiştir. Bunlar tamamıyla hayal ürünü ve korku salmak maksadıyla veya kendi inanışlarına göre kötü ruhların o yapıya veya kente girmesini engellemek düşüncesiyle yapılmışlardır. Bunların bir evrim sonucu oluştuğunu gösteren hiçbir delil yoktur.

Evrim saçmalığının ders kitaplarında yer alması da ayrı bir garabettir. Hiçbir dinin kabul etmediği bu saçmalığı ders kitaplarına koymak bazı kişilerin kendilerini medeni gösterebilme çabalarından başka bir şey değildir. Bence bu husus aşağılık kompleksinin bir sonucudur. Bu sapık fikri ders kitaplarına koymakla; ne ileri görüşlü olunur, ne de medeni. Aslında bu gericiliğin daniskasıdır. Zira yukarıda belirttiğimiz gibi; antik çağ insanları dahi hayali karışık varlıkları düşüncelerinde geliştirmiş, normal hayatlarında bunlara yer vermemiş ve evrimi çağrıştıracak hiçbir eser üretmemiştir. Binlerce yıl sonraki böyle bir hadise, bu insanların antik çağ insanlarından da daha geride kaldığının bir işaretidir.

Bir arkeolog olarak yıllarca müzelerde ve arkeolojik kazılarda görev yaptım. Müfettiş olarak ve iki dönem de Anıtlar ve Müzeler Genel Müdürü olarak Türkiye’deki bütün müzelerde ve birçok kazı yeri ve ören yerinde teftiş ve incelemelerde bulundum. Yurtdışındaki birçok müzeyi ve kazı yerlerini dolaştım. Ama hiçbir müzede, müze depolarında, kazı alanında ve ören yerinde maymun-insan ilişkisini dolayısıyla “evrim”i çağrıştıracak en ufak bir emareye dahi rastlamadım. Yapılan arkeolojik kazılarda; İlk çağlardan günümüze kadar bulunan iskeletlerin hepsi ya insan ya da hayvan iskeleti idi. İnsanla maymun arası bir iskelet bugüne kadar dünyanın hiçbir yerinde yapılan kazılarda bulunmadı. İnsan insandı, maymun maymundu. Dolayısıyla “Evrim Teorisi” denilen saçmalık, inançsız bir güruhun uydurmasından başka bir şey değildir.

Üniversite sıralarında, Arkeoloji, Prehistorya, Hititoloji, Eski Çağ Tarihi bölümlerindeki hocalarımızdan; ilk çağlardan Bizans’a kadar Anadolu ve Mezopotamya’daki medeniyetleri ve bıraktıkları eserleri tek tek dinledik. Bu arada birçok yayın taradık. Evrimi çağrıştıracak en ufak bir bilgi kırıntısını dahi görmedik.

1987 yılında Antalya’daki teftiş görevim nedeniyle, en eski mağara yerleşimlerinden biri olarak kabul edilen Antalya yakınındaki Karain Mağarasındaki kazı yerini ve daha birçok kazı alanını denetledim. Kazıdaki buluntuları, fosilleri gördüm. Bu buluntular evrim teorisinin bir saçmalıktan ibaret olduğunu apaçık gösteriyordu.

Evrim teorisi saçmalığına ilim demek, ilme hakarettir. Ne güzel bir sözdür:  Faydasız ilimden Allah’a sığınırım.

Kuran’-ı Kerim’i esas aldığımızda açıkça göreceğiz ki; İnsan, belirli bir şekilde ve her türlü duyguyla (iyilik, kötülük, merhamet, vahşet, kin, nefret, hoşgörü, sevgi gibi)  donatılmış olarak yaratılmıştır. Bu güne kadar da hiç değişmemiştir. Değişen sadece, yüce Rabbimin insanoğluna bahşettiği zekâsıyla; yeryüzünde yeni keşfettiği bitki, maden gibi şeyleri kullanmak suretiyle ve kendisinin icat ettiği malzemeler ve zamanla ürettiği teknolojik aletlerle sürdürdüğü hayat biçimidir. Çünkü insan en mükemmel bir şekilde yaratılmıştır. Yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’de; Fâtır Suresi 11. ayette; mealen “Allah sizi topraktan, sonra bir nutfeden yarattı”, “Tin Suresi”nin 4. ayetinde mealen “Biz insanı en güzel bir şekilde yarattık” denilmekte, “Alak Suresi”nin 2. ve 5. ayetlerinde “O insanı alaktan yarattı. İnsana bilmediğini de öğretti” buyrulmaktadır. Bu da insanın gerek bedenen ve gerekse her türlü duygularla donatılmış olarak mükemmel bir şekilde yaratıldığının bir delilidir. İnsan Suresinin 2. ve 3. ayetlerinde de: “Biz insanı karışık bir nutfeden yarattık. Sonra ona gideceği yolu gösterdik. Kimi şükrederek bu yoldan gider, kimi de kâfir olarak ondan sapar” buyrulmuştur. İnsanoğlu Dünya’ya geldikten sonra Allah’ın ona bahşetmiş olduğu aklını kullanarak; hayatını sürdürebilmek için araştırmalar içerisine girmiş, bazen deneme yanılma yoluyla, bazen kuşların ve gözlemleyebildiği diğer hayvanların yediği ve yemediği bitki ve meyvelere dikkat ederek yiyeceğini temin etmiş, hava şartlarına uygun ve kendisini vahşi hayvanlardan koruyabilecek barınma mekânlarını belirlemiş ve ihtiyacına göre bu mekânları geliştirme yoluna gitmiştir.

İnsanoğlu kendilerine bir uyarıcı, yol gösterici (açıkçası bir peygamber) gelmeden önce; esrarlı buldukları, hayranlıklarını, hayretlerini uyandıran, korkutan her şey için bir tanrı uydurmuş, resim ve heykel sanatlarını da bunun üzerine bina etmiştir.  Ancak kendilerine peygamberler gönderildiği, uyarıldıkları ve mucizeler dahi gösterildiği halde, tarihin her döneminde, inanmayanlar da olmuş ve kendi elleri ile yaptıkları putlara tapmaya devam etmişlerdir. Nitekim Kuran-ı Kerim’de Enam Suresi 109-110. Ayetlerde mealen: “De ki: Mucizeler ancak Allah katındadır. Fakat mucize gelse de inanmayacaklarını anlamıyor musunuz? Biz onların kalplerini, gözlerini tersine çevirmişizdir. Önceden inanmadıkları gibi gene de inanmazlar” buyrulmuştur.

Sümer, Asur, Mısır ve Hitit çağlarında insanlar; Güneş Tanrısı, Ay Tanrısı, Fırtına Tanrısı, Dağ Tanrısı, Sular Tanrısı gibi tanrıların varlığına inanmış ve yüce Rabbimin verdiği aklı kullanmayarak bunlara tapmışlardır. Bu konuda; Kuran-ı Kerim’in Enam Suresi 76-78. Ayetlerinde mealen: “İşte o yıldızı görünce “Bu mu benim rabbim” demiş, yıldız sönüp gidince; “Ben böyle sönüp batanları tanrı diye sevmem” demiş. Sonra ay’ı doğar halde görünce de “Bu mu benim rabbim” demiş, fakat o da batıp gidince; “Eğer rabbim bana hidayet etmemiş olsaymış muhakkak sapanlar güruhundan olacakmışım” der, sonra güneşi görünce “Bu mu imiş benim rabbim, bu hepsinden büyük” demiş. Batınca da “Ey kavmim gördünüz ya bunların hepsi fani ve mahlûktur. Ben sizin Allah’a eş koştuklarınızdan uzağım” der.

Antik Yunan ve Roma dönemlerinde ise tanrıların sayısı çoğalmış ve yarı tanrılar bile uydurulmuştur. Bu tanrıların da zaman zaman kendi aralarında mücadele ettiklerine dair masallar yazılıp çizilmiştir. Bunların inanışlarına göre Zeus olarak isimlendirdikleri bir baş tanrı bulunmaktadır. Baş tanrının karısı Hera isimli bir tanrıçadır. Zeus’un kardeşlerinden Poseidon deniz tanrısı, Hades; yer altı dünyasının tanrısıdır.  Zeus’ün oğullarından Apollon; gün ışığını temsil eden tanrı, Hermes; ticaret ve hırsızlık tanrısı, Ares; savaş tanrısı, Dionysos; şarap tanrısı, Promete; ateş tanrısıdır. Kızlarından; Athena harp, akıl ve güzel sanatlar tanrıçası, Artemis; avcı tanrıça, Afrodit; aşk ve evlilik tanrıçası, Hekate; cehennem tanrıçasıdır. Zeus’un oğullarından Herkül ise yenilmez bir kahraman ve yarı tanrıdır. (Bu tanrılar Yunan’da ve Roma’da farklı isimlerle anılmıştır.) İnsanlar bu tanrılara ve bu tanrılar üzerine bina edilmiş olan masal, efsane ve hurafeye inandırılmış, onları temsil eden heykeller (putlar) yaparak bunlara tapınmış ve bu tanrılar adına inşa ettikleri mabetlerde görevli din adamları tarafından sömürülmeye başlanmıştır. Putlara tapınmanın daha önceki çağlarda da mevcut olduğunu Arkeolojik kazılar sonucu açığa çıkan Sümer, Asur, Babil, Hitit, Mısır, Frig ve diğer dönemlere ait heykellerden anlamaktayız. Nitekim putlara (insanoğlunun kendi elleriyle yaptığı heykellere) tapınma konusunda da Kuran-ı Kerim’in Enam Suresi 74. Ayetinde mealen: “Hz. İbrahim atası Azer’e: “Sen putları mı tanrı ediniyorsun” dediği yazılıdır.

İnsanların tarih öncesi (yazılı kaynaklar öncesi) çağlarda nasıl yaşadıklarını, hayatlarını nasıl idame ettirdiklerini, neler yediklerini, nasıl avlandıklarını, ölülerini nereye ve nasıl gömdüklerini, hangi hayvanların etiyle beslendiklerini, o dönemde ürettikleri bazı heykelcikler,  kabartmalar, duvar resimleri ile barındıkları yerleşim yerlerinde yapılan arkeolojik kazılardan elde ettiğimiz yiyecek artıkları ve yapı kalıntılarını inceleyerek sınırlı bir şekilde öğrenebilmekteyiz. İlk olarak Sümerler tarafından bulunduğu kabul edilen yazılı kaynaklardan elde edilen verilere dayanarak, o dönemlerde yaşayan insanların yaşantısını bu yazıları inceleyerek daha ayrıntılı bir şekilde öğrenmek mümkün olmuştur. “Çivi Yazısı” olarak adlandırdığımız bu yazı; bugünkü Irak toprakları içerisinde bulunan Uruk şehrinde yapılan arkeolojik kazılarda bulunmuş ve M.Ö. 3400 yıllarına tarihlenmiştir. Tarihi devirlerin ve medeniyetin başlangıcı olarak kabul edilen yazı; M.Ö. 1900’lü yıllarda Asurlu tüccarlar vasıtasıyla Anadolu topraklarına gelmiş ve çivi yazıları Anadolu insanı tarafından da kullanılmaya başlanmıştır. Anadolu’da çivi yazısı kullanılırken; aynı tarihlerde Mısır’da da bu kez hiyeroglif (resim) yazısını görmekteyiz. Demek ki insanoğlu dünyanın neresinde olursa olsun Allah’ın kendisine bahşettiği aklını kullanmış ve değişik şekillerde olsa da yazıyı birbirlerinden bağımsız olarak bulmuş ve kullanmaya başlamıştır. Hiyeroglif yazısı daha sonra Geç Hitit Döneminde Anadolu’da yaşayan insanlar tarafından da kullanılmıştır. Yazı, M.Ö. 1000 yıllarına doğru, yani yazının Anadolu’da kullanılışından yaklaşık bin yıl kadar sonra kıta Yunanistan’da görülmeye başlar. Medeniyet yazı ile ölçüldüğüne göre, demek ki; kıta Yunanistan’ın ve dolayısıyla batının, medeniyet itibariyle, Anadolu’dan yaklaşık 1000 yıl geri olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Aslında; kitabın, sahifelerin ve dolayısıyla da yazının Hz. Âdem ile birlikte var olduğunu yüce kitabımız Kuran-ı Kerim’den öğrenmekteyiz. Nitekim Bakara Suresi 136 da mealen:“….. Biz Allah’a ve bize indirilen Kur’an’a, İbrahim ve İsmail ve İshak ve Yakub ve torunlarına indirilenlere, Musa’ya, İsa’ya verilenlere (kitaplara) ve bütün peygamberlere Rableri tarafından verilen kitaplara iman ettik. Onların hiç birini diğerinden ayırt etmeyiz… “ buyurulmuştur. Ayrıca: Ali İmran (84), Nisa (136), Fatır (25), Hadid (26) surelerinde de, Kitap ve Sahifelerden söz edilmektedir. Buna göre; yazının Hz. Âdem’den itibaren var olduğunu, ancak; yazılı kaynak olarak “ilk olarak” Sümer dönemine ait Uruk Şehrindeki kazılarda bulunduğu için ilkyazının Sümerlere ait olduğuna değinilmiştir.

İnsanoğlu ilk çağlardan günümüze kadar şekil olarak değişmediği gibi, hareket ve davranışları ile de değişmemiştir. Bu hususu çivi yazılı metinlerden de anlamaktayız. Nitekim çivi yazılı tablet arşivi olarak değerlendirdiğimiz Çorum iline bağlı Boğazköy(Hattuşaş) ve Ortaköy (Şappinuva) ile Kayseri (Kültepe/Kaniş) de yapılan arkeolojik kazılar sonucu bulunan çivi yazılı tabletlerde zikredilen olaylar; insanoğlunun ilk çağlardan günümüze kadar, hareket ve davranış itibariyle değişmediği tezimizi doğrulamaktadır.

Şöyle ki:

Şu anda fal ve büyü ile uğraşanlar olduğu gibi o dönemlerde de fal ve büyü ile uğraşan insanlar bulunduğunu; Hitit Kralı I. Hattuşili döneminde saraydaki entrikaların kraliçenin büyücü kadınlarla olan sıkı ilişkilerinden kaynaklandığını, düşmanların yol açtığı olumsuz durumun büyücüler tarafından tanrılar aracılığı ile kraldan uzak tutulmaya çalışılarak düşmanlara iade edildiğini çivi yazılı metinlerden öğrenmekteyiz. Yine bu metinlerden öğrendiğimiz kadarıyla, bugün bazı devletlerin uyguladığı gibi; o zamanda da askeri politikalarda “kaba güç”, “öldürme”, “göçe zorlama”, “esir alma” ve “kaldıramayacakları kadar vergi yükü ile perişan etme” bulunmaktadır. Günümüz savaşlarında, bazı inançsız ülke insanlarındaki gaddarlık ve vahşetin önceki zamanlarda da var olduğunu yine çivi yazılı tabletlerden öğrenmekteyiz:

Akad Kralı Sargon ile ilgili bir tablette şöyle yazmaktadır: “Doğudan batıya kadar bütün ülkeleri zaptettim. Krallarını yakaladım ve şehirlerini mahvettim. Tukris Kralını bir posta sardım, Kilar’lıların başlarını bir kayışla bağladım, Hattum’luların kafalarının ortasının derisini yüzdüm” denilmekte; başka bir tablette de; “Appaia ülkesinin savaşçılarını bozguna uğrattım, Takşana şehri çiftçilerinin sığırlarını ve koyunlarını aldım, Alahha şehri bana düşman oldu, gittim ve Alahha şehrini mahvettim” yazılıdır. Ayrıca bugün nasıl ki insanlar biri birilerine hakaret ederek suçlama yoluna gidiyorsa günümüzden binlerce yıl önceki insanların da aynı davranışlar içerisine girmiş olduklarını görebiliyoruz. Nitekim; yine bir çivi yazılı tabletten öğrendiğimize göre; Hitit Kralı I. Hattuşili, kendisinin ve babasının can düşmanı olarak gördüğü “Zalpa” kralını bir nevi “Piç Evladı” olmakla suçlamış ve Zalpa üzerine yürüyerek vahşice yerle bir etmiştir.

Ahlaksızlık ve sapık ilişkilerin önceki yıllarda helak olan Ad, Semud, Lut kavimlerinde olduğu gibi, günümüzde yaşayan bazı insanlarda da halen bu tür ahlak dışı ilişkilerin olduğu, hatta ne acıdır ki bu sapık ilişkileri normal olarak görüp, kabul etmeyen çoğunluğa da bunu kabul ettirebilme gayreti içerisine girdikleri de bir gerçektir.

İnsanoğlu temiz yaratıldığı için her dönemde temizliğe dikkat edilmekte olduğunu ve kralların bu konuda fermanlar yayınladıklarını da görmekteyiz. Nitekim; çivi yazılı fermanlardan birinde;  “Su kanallarını çevirsinler ve onlara baksınlar, temizlesinler.” denilmiş, Boğazköy’de bulunan bir tablette de Hitit Kralı tarafından; “Dışkıların gelişi güzel Hattuşa kenti içine ve kil çukurlarına atılmaması” emredilmiş,  başka bir fermanda da “Fırında oturanlar burayı temiz tutsunlar, kapısına domuz ve köpeklere ayak bastırmasınlar” hükmü yer almıştır.

Ticaret ve stokçuluk konusu da bugün nasıl gündemde ise; günümüzden 4000 yıl kadar önce yaşayan insanlarda da aynı huyların mevcut olduğu yine çivi yazılı tabletlerde karşımıza çıkmaktadır. Nitekim o dönemin ticaret merkezlerinden biri olan Kayseri yakınlarında bulunan Kaniş kentinde yapılan kazılarda bulunan tabletlerden birinde: “Bazı tüccarların bol miktarda tahıl, sığır, koyun, gümüş, altın, demir, tunç, kalay, gibi maddeleri getirip stokta tuttuklarından” bahsedilmekte olduğunu görmekteyiz.

Şu anda dünyayı kasıp kavuran virüs felaketi sebebiyle, gerek İslam topluluklarında ve gerekse Hıristiyan ve diğer dinlere mensup olan insanlar arasında hastalığın sona ermesi için toplu halde dualar yapılıyorsa, antik çağda da hastalıklar nedeniyle toplu dualar yapılmakta olduğu yine çivi yazılı tabletlerde karşımıza çıkmaktadır. Bu tabletlerden birinde “Ordu içerisindeki bir salgın hastalığa karşı ayin yapıldığından” söz edilmektedir.

Ayrıca; nasıl ki bugün İslam toplulukları inançları gereği değişik amaçlarla “kurban” kesiyorsa, günümüzden yaklaşık 3500 yıl kadar önce de Anadolu topraklarında yaşayan insanların yine inandıkları tanrılar adına kurban kesmekte oldukları hususunun da çivi yazılı tabletlerde yer almakta olduğunu görmekteyiz. Kurban hayvanı olarak; buzağı, besili inek, boğa, sığır, koyun, koç, keçi, oğlak kesildiği ve hatta kartal ve şahin gibi kuşların da kurban edildikleri, kurbanların büyük çoğunluğunun “Fırtına Tanrısına” adandığı yine çivi yazılı metinlerde karşımıza çıkmaktadır.

Yukarıda izah etmeye çalıştığım misalleri çoğaltabiliriz. Açıkçası; insanoğlu nasıl yaratıldı ise, yani dün nasılsa bugün de aynıdır ve yüce rabbimin izni olmadan da değişmeyecektir

Maalesef halen Allah’a (c.c.) ve peygamberlere inanmayan ve kendilerine ateist diyen sapık bazı insanlar bulunmakta ve evrimden bahsedebilmekte, hatta boş durmayıp inananları hedef alarak kendi saflarına çekmek için türlü yollara ve hilelere başvurmaktadırlar.

Bazı yayınlarda ve hatta önceki yıllarda ilkokul sınıflarındaki duvarlarda; tarihi devirler birer çizelge halinde gösterilirken, insan bir maymun şeklinde el ve ayakları üzerinde yürür tarzda çizilip yavaş yavaş iki ayağı üzerine doğrularak yürümeye çalışan ve güya sonunda medeni insan kılığına girer şekilde gösterilmektedir.

Halen bu tür yaşantı sürenler vardır.

Yine bazı yayınlarda insandan söz edilirken; “Homohabilis”, “Homorudolfensis, “Hominid”, “Homosapiens” sözcükleri kullanılarak; “ İlk modern insanlar yaklaşık 70.000-100.000 yıl önce Afrika’yı terk etmeye başlamışlardır” diyerek insanlığın Afrika kıtasından yayıldığına değinilmektedir. Oysa; yüce Rabbimizin indinde gerçek din olan İslamiyet, insanlara gerektiği şekilde anlatılmış olsa idi, yukarıda da değindiğimiz gibi; “İnsanın en mükemmel bir şekilde yaratıldığı, bugüne kadar değişmediği, İnsanoğlunun atasının Hz. Âdem olduğu, insanlığın Hz. Âdem ile Hz. Havva’nın buluştuğu Mekke yakınındaki “Arafat” tan yayılmaya başladığı” gerçeği kabul edilecek, dolayısıyla insanlığın Afrika’dan yayıldığı iddiasının da uydurma olduğu kabul görecekti.

İlk insanların mağaralarda ilkel şekilde ve yarı çıplak vaziyette yaşadıkları, sonradan mağaralardan çıkarak evler yaptıkları gibi iddialarda yazılıp çizilmekte ve “İnsanlık tarihinin mağarada başlayan serüveni” diye başlık atılarak yazılar yazılmaktadır. Bu da çok yanlış bir yaklaşımdır. Zira bu konuda elde hiç bir delil yoktur. Elbette ki mağaralarda yaşanmıştır. Mağaralar; gerek insanlar için ve gerekse hayvanlar için, kendilerini tabiat şartlarından koruyacak,  hazır barınma mekânlarıdır. Hazır barınma mekânı varken ev yapma ihtiyacı duymamış olunabilir. Her dönemde mağaralarda veya kaya oyuklarında yaşayanlar bulunmaktadır. Mağaralarda yaşandığı dönemlerde evlerde yaşayan olmadığını gösteren hiçbir emare de yoktur. Nitekim 2026 yılında olmamıza rağmen halen mağara ve kaya kovuklarını mesken tutanlar bulunabilmektedir. Kaldı ki yaşantının devam ettiği her yerde mağara bulmak da pek mümkün görülmemektedir. Günümüzde, mağaraların yanı sıra; teneke ve ahşap parçalarından oluşan derme çatma kulübelerde, çadırlarda, gecekondularda, apartman dairelerinde, yalılarda ve saraylarda da hayat sürmektedir. Kulübe yaşantısından, apartman dairesi veya yalılarda yaşama geçmek için elbette ki insanın evrim geçirmesine gerek yoktur. İlk çağlarda da bu konuda başka türlü düşünmek için hiçbir sebep bulunmamaktadır. Yaşanacak yerin seçimi o kişinin maddi ve sosyal durumuna göre değişmektedir. Ayrıca; mağaraların yine insanlar için mesken olarak yaratıldığını da Kuran-ı Kerimden öğrenmekteyiz. Nahl Suresinin 81. Ayetinde mealen “Allah dağlardan size sığınaklar yaptı” denilmektedir.

Mağara olmayan veya yerleşim için yeterli sayıda mağara bulunmayan yerlerde kayaların da oyularak mağara şeklinde mesken haline getirildiğini görmekteyiz. Bir yerde kayaların oyularak yerleşim yeri haline getirildiğini, başka bir yerde de sütunlu yapıların yer aldığı şehir yaşantısının olduğunu yine Kur’an-ı Kerimden öğrenmekteyiz. Araf Suresi 75. Ayetinde mealen: “Allah’ın Ad kavminden sonra sizi yeryüzünün hâkimleri yapışını, düzlüklerinde köşkler edindiğiniz, dağlarında evler yonttuğunuz yeryüzüne sizi yerleştirişini düşünün. İşte bütün bu nimetleri düşünün ve yeryüzünde bozgunculuk yapıp fesat çıkarmayın.” Buyurulmuş,“Fecr” Suresinin 6.7.8. ayetlerindede mealen: “Görmedin mi, Rabbin nice yaptı Aad’e o direk sahibi İrem’e ki o şehirlerde bir benzeri yaratılmayandı ve vadilerde kayaları oyan Semud’a. “Buyrulmuştur. “Direk sahibi İrem…” ayeti bana “Babil’in asma bahçelerini” hatırlattı.  “Vadilerde kayaları oyan Semud”da sözü edilen yerin de; 1990 yılında Ürdün’de ziyaret ettiğim “Petra Vadisi” içerisindeki kaya yerleşimleri olabileceği intibaını uyandırdı.

Demek ki; aynı dönemlerde hem kaya yerleşimleri, hem da sütunlu yapılardan oluşan şehirler bulunabilmektedir.  Helak olan Lut, Aad, Medyen kavimlerinin yanı sıra “Semud” kavminin de helak olduğunu Kur’an-ı Kerim ayetlerinden öğrendiğimde (Ankebut. 38),  kayalara oyulmuş bu kavmin ne şekilde helak edilmiş olduğunu merak etmiştim. Zira; arkeolojik kazılar sonucu açığa çıkardığımız önceki dönemlere ait şehir kalıntılarından çoğunun deprem, sel, yangın gibi felaketlerle yıkılıp yok olduklarını kalıntıların incelenmesinden tespit edebiliyoruz. Kayalara oyulan yerlerde yaşayan Semud Kavminin ise ne şekilde helak olduğu sorusunun cevabını da yine Kuran-ı Kerimin ayetlerinde buldum: Ankebut Suresi 40. Ayette: mealen “İşte biz (onların)  her birini günahı sebebiyle yakaladık. İşte kiminin tepesine (taş yağdıran) kasırga gönderdik, kimini korkunç bir ses aldı, kimini yere geçirdik, kimini de suda boğduk”denilmiş,  Haaka Suresinin 5. Ayetinde mealen “Semud’a gelince; onlar hadden aşırı (korkunç bir ses) ile helak edildiler”buyrulmuş, Kalem Suresi 5. Ayetinde de mealen “ Amma Semud azgınlıkları sebebiyle (korkunç bir ses ve sarsıntı ile) helak edildiler.”Buyurulmuştur. Buna göre Semud Kavminin korkunç bir ses ile helak edilmiş olduğu, dolayısıyla da kaya yerleşimlerinde büyük tahribatlar olmamasının sebebinin “aşırı ses ile helak olma” olabileceği kanaatine varmış bulundum.

İlk çağlarda insanların yarı çıplak vaziyette yaşadığı şeklindeki çizimlere gelince: Bu da tamamen hayali ve kasıtlı bir iddiadır. Zira Kur’an-ı Kerimin Araf Suresinin 26. Ayetinde mealen: “Ey Âdemoğulları, size avret yerlerinizi örtecek bir elbise,  bir de süs örtüsü indirdik” buyrulmaktadır. Dolayısıyla ilk çağlarda insanların yarı çıplak yaşadıkları sonradan da örtünmeye başladıkları şeklindeki iddiaların yanlış olduğu apaçık görülmektedir. Kaldı ki; günümüzde bile halen bazı bölgelerde yarı çıplak yaşayanlar ve de medeni diye nitelendirilen ülkelerde yarı çıplak dolaşanlar bulunmaktadır. Şimdi bu yarı çıplaklara ilk çağlardan kalma dememiz mi gerekir?

Arkeolojik alanlarda yaptığımız bazı kazılarda açığa çıkan yapılarda büyük taş blokların kullanılmış olduğunu gördüğümüzde, o dönemde bunların hangi teknikle kaldırılmış olabileceğini merak ederek bu sorulara cevap bulmaya çalışmaktayız. Kur’an-ı Kerimi okuduğumuzda bu yapıların herhangi bir araç kullanılmadan da yapılmış olabileceği kanaatine varılabilmektedir. Şöyle ki: bir dönem yaşayan insanların daha sonraki dönemlerde yaşayanlardan daha kuvvetli oldukları, dolayısıyla da belki beş kişinin kaldırabileceği bir taşı bir kişinin kaldırabileceği kanaati hâsıl olmaktadır. Tevbe Suresinin 69. Ayetinde mealen: “Siz, sizden daha kuvvetli olan, daha çok mal ve evlatları bulunan ve bu sebeple nasiplerince bunlardan faydalanan sizden öncekiler gibisiniz”, Mümin Suresinin 21. Ayetinde mealen: “Yeryüzünde dolaşıp da kendilerinden önce yaşayan ve gerek kuvvet yönünden, gerekse yeryüzünde bıraktıkları eserler yönünden kendilerinden daha üstün olan kavimlerin akıbetlerinin nasıl olduğuna hiç bakmazlar mı.”, Rum Suresinin 9. Ayetinde de mealen: “Yeryüzünde dolaşıp da kendilerinden öncekilerin akıbetlerinin nasıl olduğuna hiç bakmamışlar mıdır. Hâlbuki onlar, kendilerinden daha çok kuvvetli idiler. Toprağı kazıp onu, bunların imar ettiklerinden daha çok imar etmişlerdi. Onlara da peygamberleri apaçık deliller getirmişlerdi.” Buyrulmuş olduğundan; bazı kavimlerde insanların bedenen daha kuvvetli olduklarını anlamaktayız.

Yüce Rabbim Kur’an-ı Kerimin 19 ayrı suresinde geçen 27 ayette insanoğluna aklını kullanmasını bildirmiş ve mealen “Hala aklınızı kullanmayacak mısınız” buyurmuştur.

Yukarıda izaha çalıştığım bütün bu delillere rağmen halen eski görüşlerinde ısrar eden olursa, onlara da Kur’an-ı Kerim’in Abese Suresinin 11. ve 12. Ayetlerini hatırlatmaktan başka çare kalmamaktadır. Abese (11,12) mealen: “Kur’an bir öğüttür. Dileyen o öğüdü alır” buyrulmaktadır.

Saygılarımla…

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.