tarihkitapbiyografimehmet poyrazmustafa armağandergi

Sol Müslümanlık şehirde görünürlüğünü artıracak mı?

A+
A-

Servet Sena Çelik Sorkun yazdı: Mamdani ile Barack Obama’nın kıyaslanması, iki farklı siyasal dönemi anlamak için önemlidir. Obama’nın siyasi dili umut, ulusal birlik ve Amerika’nın kendini yeniden inşa etmesi üzerine kuruluydu.

Dinin siyasetteki rolü, son yüzyılın en çok tartışılan başlıklarından biriydi. Bu tartışma, çoğu zaman kültürel kimlik, siyasal temsil, laiklik ve güvenlik eksenlerinde yürüdü; sosyal politika ve adalet bağlamı ise geri planda kaldı. Ancak 2025’te New York’ta yapılan belediye seçimleriyle birlikte, din ile siyaset arasındaki ilişkiyi kökten değiştirebilecek yeni bir bakış açısı tekrar gündeme gelmiş oldu. Uganda-Hindistan kökenli genç bir Müslüman siyasetçi olan Zohran Mamdani’nin büyük bir metropolün belediye başkanı seçilmesi ve Kuran-’ı Kerim üzerine yemin ederek görevine başlaması, tüm bunlar devam ederken bazı etik dışı dosyalarda da adının geçmesi, yalnızca kimlik temelli bir sembol üretmedi; aynı zamanda yarım yüzyıllık teorik tartışmaların pratik bir karşılığa kavuştuğunu gösterdi. Mamdani’nin seçim zaferi, akademik literatürde “sol Müslümanlık” olarak adlandırılan düşünce geleneğinin artık soyut bir kavram değil, kamusal yönetimin ölçülebilir bir modeli haline geldiğini de kanıtlamış oldu.

Modern siyaset teorisi dinin ya tamamen kamusal hayattan dışlanması gerektiğini savundu ya da dinin siyasal düzen kurucu bir otorite olduğunu ileri süren modeller ortaya çıkardı. Laikliğin Fransız yorumu toplumsal alanda dinin görünürlüğünü sınırlarken Ortadoğu’daki birçok örnek dinin siyasal alanın tek belirleyicisi olmasını dayattı. Böylece dünya iki uç arasında sıkıştı, din ya siyasetin dışında tutuldu ya da siyasetin bizzat kendisine dönüştürüldü. Fakat bu iki uç da toplumsal pratikte ciddi sorunlar yarattı. Dinin tamamen dışlandığı yerlerde siyaset teknikleşti, toplumsal ahlaki referansını kaybetti. Dinin tamamen siyasal hale geldiği yerlerde ise çoğulculuk ve adalet zedelendi.

 Bu nedenle siyaset bilimi uzun süredir “üçüncü bir yol” fikrinin belki de farkında olmadan peşindeydi. Dinin, kutuplaştırıcı kimlik siyasetinin değil, adalet ve sosyal politika etiğinin zemini olabileceği bir alan.

İşte tam bu noktada Mamdani’nin zaferi, yalnızca bir adayın seçimi değil siyaset teorisi açısından tarihsel bir deneme tahtası olacağa benziyor. Çünkü uzun zaman sonra yeniden Müslüman kimlik, kamusal alanda herkesin görebileceği kadar yakın mercekte, sosyal devlet üretici bir rol üstlenmeye çalışacak.

KÜRESEL BİR YÜKSELİŞ BAŞLADI

Sol Müslümanlık kavramının kökleri, 20. yüzyılın ikinci yarısındaki anti kolonyal mücadelelere ve eşitsizliği devlet ölçeğinde yeniden tartışan sosyal teorilere dayanır. İranlı düşünür Ali Şeriati, 1970’lerde yaptığı konuşmalarda ve yazdığı eserlerde, İslam’ın yalnızca ibadet ritüellerinden ibaret olmadığını, adaletin toplumsal örgütlenmesi için bir referans sistemi sunduğunu savunmuştu. Ona göre bir toplumda yoksulluk, sömürü ve insani eşitsizlik varsa, din bu düzenle hesaplaşmak zorundaydı, aksi takdirde sadece ritüel düzeyinde bir gelenek olarak donardı. Mısırlı filozof Hasan Hanefi ise “İslami Sol” adını verdiği projede, dini metinlerin yeniden yorumlanarak toplumsal eşitlik ve özgürleşme fikrinin güçlendirilmesi gerektiğini söyledi. Hanefi, geleneğin ancak halk lehine yeniden yazıldığında ahlaki bir anlam taşıyacağını savundu. Bu iki isim, sol Müslümanlık düşüncesinin teorik temelini attı.

1990’larda ve 2000’lerde bu tartışmayı daha somut bir zemine taşıyan isimlerden biri sosyolog Asef Bayat oldu. Bayat, Mısır ve İran gibi kentlerde, formal siyasetin dışında yaşayan geniş halk kesimlerinin gündelik direniş pratiklerini analiz etti. İşsiz gençler, göçmen işçiler, gecekondu mahalleleri ve gündelik sokak ekonomisi, Bayat’ın literatüründe siyasal hareketin görünmez aktörleri haline geldi. Bayat’a göre bu kesimler, ideolojik sloganlardan çok, yaşam masrafları ve kentsel hizmetlere erişim üzerinden siyasal talepler üretiyordu. Bu nedenle adalet, yalnızca devlet düzeyinde değil, belediye ölçeğinde ölçülebilir hale geliyordu. Tam da bu noktada sol Müslümanlık, dini referansları ekonomik ve sosyal haklarla ilişkilendirerek yeni bir siyasal dil üretmiş oldu.

Bir başka önemli isim, Amerikalı akademisyen Omid Safi’dir. Safi, 2003 tarihli “Progressive Muslims” kitabında, İslam’ın yalnızca ibadet alanında değil, insan hakları, cinsiyet eşitliği, ırkçılık karşıtlığı ve çoğulculuk gibi modern sorunlarla da bağ kurulabileceğini savundu. Safi’ye göre Müslüman kimliği, kültürel temsilden çok, adaletin etik zeminini taşıyan bir kimlikti. Sol Müslümanlık kavramı bu şekilde yalnızca Ortadoğu’ya değil, Batı toplumlarına da taşındı. Böylece kültürel çoğulculuk, sosyal devlet ve dini etik arasında yeni bir bağ kuruldu. Fakat bütün bu teorik çerçeveler, uzun yıllar akademik dünyada tartışıldıktan sonra bile pratik siyasette güçlü bir karşılık bulamadı. Bunun nedeni, Müslüman kimliğinin Batı siyasetinde çoğu zaman güvenlik, göç ve kültürel gerilim üzerinden konuşulmasıydı.

2006 yılında ise Türkiye’de Müslüman-sol merkezli siyasi parti kurulması için harekete geçildi. Farklı partilerden öne çıkan siyasi figürler bu yönde bir çalışma başlatsa da net bir sonuç alınamadı.

Ekim Devrimi Çarlık Rusya’sında kendini göstermeye başladığında Kazan Müslümanlarından Molla Nur Vahidov ve Sultan Galiyev’in Müslüman-sol odaklı siyasi hareket girişimleri olmuştur. Ancak bu yöndeki net bulgular, yakın tarihlerde gazeteci ve araştırmacı yazar Mehmet Poyraz’ın “Sultan Galiyev” adlı çalışmasıyla ortaya çıkarıldı. Uzun yıllar boyunca Sultan Galiyev kimine göre komünist kimine göre ise Turancı idi. Yine bunlara göre Galiyev’in mensubu olduğu İslam diniyle alakası yoktu. Mehmet Poyraz’a göre Sultan Galiyev, İslam ile sosyalizmi sentezlemeye gitmiş ve bu uğurda Stalin’in emriyle katledilmiştir.

***

2025 New York seçimleri dikkat çekici bir kırılma yarattı. Zohran Mamdani, Müslüman kimliğini politik bir simge haline getirmeden, sosyal adalet programının etik zemini olarak konumlandırdı. Seçim kampanyasının merkezine, kimlik değil sınıf yerleştirildi. New York gibi bir kentte yaşayan milyonlarca insan için en büyük sorun, İstanbul’daki gibi barınma maliyetleri. Kentte yapılan anketlerde seçmenlerin yüzde 80’ine yakını kiraların temel gündem olduğunu söylüyordu. Mamdani bu durumu soyut kamusal söylemlerle değil, somut çözümlerle karşıladı. Kira dondurma, sosyal konut yatırımları ve büyük emlak şirketlerinin kontrol altına alınması. Bu tür politikalar, sol Müslümanlığın “adaletin ekonomik olarak örgütlenmesi” gerektiği fikrini doğrudan hayata geçirmiş oldu. Seçim sonuçlarına bakıldığında, bu politikanın yalnızca Müslüman seçmenlere değil, Afro Amerikan, Latin ve düşük gelirli kesimlere de güçlü biçimde hitap ettiği görüldü. Bu, sol Müslümanlık kavramının evrenselleştirilebilir bir siyasal dile dönüşebileceğini de göstermiş oldu.

Mamdani’nin kampanyasında dikkat çeken ikinci strateji ulaşım politikasıydı. Geçtiğimiz aylarda Ukrayna’daki savaştan kaçarak ABD’ye göçmen olarak gelen Iryna Zarutska, North Carolina’da metroda seyahat ederken Decarlos Brown adlı bir ABD’li tarafından bıçaklanarak öldürülmüştü. İnsanların gözünde artık toplu taşıma korkutucu bir hal almaya başlamıştı. New York’ta, ulaşım maliyetlerinin yüksekliği nedeniyle sınıfsal ayrışmanın keskin biçimde hissedildiği bir şehir. Bir mahallede yaşayan işçi sınıfı, işine erişebilmek için günlük ulaşım masrafının büyük bölümünü ödemek zorunda kalır. Mamdani, otobüs ulaşımını ücretsiz hale getirmeyi savunarak, kentsel hareketliliğin ekonomik eşitlikle doğrudan ilişkili olduğunu vurguladı. Bunun yalnızca ekonomik değil, sosyolojik bir anlamı vardı. Bir kentte ulaşım erişilebilir olduğunda, iş fırsatları ve sosyal yaşam daha adil dağıtılır. Bu da seçmenin soyut ideolojilerden çok somut yaşam kalitesine odaklanan bir dil gördüğünü gösterir. Sol Müslümanlığın dikkat çekici hale gelmesinin en önemli nedenlerinden biri de tam olarak budur. Demokrasi tarihinin önemli bir bölümünde din, bilinçli ya da bilinçdışı yollarla kutuplaştırıcı roller üstlendi. Seçmen, Müslüman kimliğini kültürel bir farklılık olarak değil, adalet üretiminin ahlaki zemini olarak algılıyor. Bu, hem teorik literatür hem de modern siyaset açısından bir yenilik. Ama bu yenilik doğal ortamında gerçekleşiyorsa süreklilik sağlayacaktır.

Mamdani’nin başarısını klasik seçim kampanyalarından ayıran bir başka unsur dijital stratejisidir. Kampanya ekibi sosyal medyayı yalnızca duyuru yapmak için değil, seçmen davranışını analiz eden bir araç olarak kullandı. TikTok, Instagram Reels ve YouTube Shorts üzerinden üretilen kısa videolar, seçmenin ekonomik sıkıntılarını günlük hayat diliyle anlattı. Bu içeriklerde büyük ideolojik söylemler yoktu, aksine basit sorular ve karşılıkları vardı, “Kiran neden artıyor”, “Otobüs neden bu kadar pahalı”, “Vergi kimden alınmalı”. Kampanya ekibi, kullanıcıların etkileşim verilerini ve algoritmik yayılımı analiz ederek, hangi mahallede hangi sorunların öne çıktığını belirledi. Bu bölgelerde saha ekipleri artırıldı, toplantılar düzenlendi ve gönüllü sayısı yükseltildi. Seçmen dijital alanda bilgilendirildi, fiziksel alanda örgütlendi. Bu yöntem çağdaş siyaset bilimi açısından bir dönüm noktasıdır. Siyasetin televizyon ekranlarında değil, cep telefonlarında ilerlediğini gösteren bu yaklaşım, yalnızca ABD için değil, Türkiye ve Avrupa için de yeni bir model sunuyor. Artık belediye seçimlerini algoritmayı iyi yöneten kazanacak diyebilir miyiz, göreceğiz. Son günlerde Eskişehir Mihalgazi Belediye Başkanı sosyal medyada kılık kıyafeti dolayısıyla eleştirildi ancak toplum algoritmanın linçleri öne çıkartmasına rağmen yönetilemedi. Bir kadının gönlü kırıldı ama niceleri ona destek oldu. Yani sosyal medya kullanımı konusunda, iptal ve linç kültürünün kıyaslanması ve Türkiye’deki seyri konusunda da uzun uzadıya konuşmamız gerektiğini anladık. Sadece algoritmayı değil, gündemi iyi okuyup tepkiselliğimizi algılayacak olan, seçimleri de lehine çevirecektir.

MAMDANİ’NİN OBAMA’DAN FARKI NE?

Mamdani ile Barack Obama’nın kıyaslanması, iki farklı siyasal dönemi anlamak için önemlidir. Obama’nın siyasi dili umut, ulusal birlik ve Amerika’nın kendini yeniden inşa etmesi üzerine kuruluydu. Obama, konuşmalarıyla duyguyu yükselten, seçmeni moral olarak bir arada tutan bir retoriğe sahipti. Mamdani ise duygudan çok hesap yapan bir siyasetçi profili çiziyor. Onun politikaları, soyut söylemlerden çok makro ve mikro ekonomik gerçekliklere dayanıyor. Obama kimlik sorununu birleştirici bir dil ile aşmaya çalıştı, çok da sevildi. Mamdani ise kimliğini doğrudan siyasal programa dönüştürmeden, hizmet üzerinden yeniden tanımladı. Bu nedenle Mamdani’nin çizgisi, kültürel temsil siyaseti değil, ekonomik adalet siyaseti olarak yorumlanıyor, uygulamasını da çok yakında göreceğiz.

Obama kadar çok sevilecek mi yoksa kaybolup gidecek mi? Bu soruların hepsi için tahmin yürütmek çok zor. Obama döneminde sosyal medya bu kadar aktif değildi, bir anda milyonları sandığa götürebilecek hamleler yapamıyordu, ekrana karşı adını yanlış söyleyenlere cevap vermek için saniyelik trendler üretemiyordu. Dolayısıyla dijital çağı doğru yönetebilen, algoritmayı çözmüş bir Mamdani ile yarışmak Obama ile yarışmaktan çok daha zorluydu. Türkiye’nin keşfeti bile “My name is Mamdani, M A M D A N İ” danslarıyla doluydu.

Obama televizyonlarda yükseldi, Mamdani cep telefonunda. Obama’nın mesajının taşıyıcısı retorikti, Mamdani’nin mesajının taşıyıcısı algoritma. Bu nedenle Mamdani post televizyon kuşağının ilk büyük sol Müslüman aktörü olarak görülüyor.

Bu siyasal tablo yalnızca Amerika ile sınırlı değil. Avrupa’da Müslüman siyasetçilerin yükselişi yıllardır devam ediyor. Ancak bu yükseliş çoğu zaman kültürel temsil ile açıklanıyor. Londra’da Sadiq Khan’ın belediye başkanlığı, Fransa’da banliyö kökenli vekillerin ulusal siyasete girişi ve Almanya’da göçmen kökenli bakanların atanması, ilerleme olarak görülse de, sosyal politika üzerinden güçlü bir dönüşüm yaratmış değildir. Mamdani’nin modeli, bu nedenle Avrupa’da yeni bir pencere açabilir. Avrupa şehirlerinde en büyük sorun göç değil, konut ve hayat pahalılığı. Eğer Müslüman siyasetçiler kültürel temsilin ötesine geçerek sınıf temelli politikalar üretebilirse, sol Müslümanlık Avrupa’da da karşılık bulabilir.

TÜRKİYE NEDEN İZLEDİ?

New York seçimleri Türkiye’de olağanüstü bir ilgiyle takip edildi. Bunun birden çok nedeni var. Birincisi, Türkiye’nin belediyecilik hafızası, Mamdani’nin sosyal devletçi modeline yabancı değil. Halk ekmek uygulamaları, öğrenci indirimleri, kreş projeleri, su faturası destekleri, mahalle dayanışmaları… Bunlar hem dindar hem seküler seçmenin uzun yıllardır desteklediği politikalar. Bu nedenle Mamdani’nin programı Türkiye’de farklı değil aksine “tanıdık” algılandı. İkincisi, Türkiye’de dindar seçmenin oy verme davranışı son on yılda değişti. Kimlik üzerinden değil; ekonomi üzerinden oy veren büyük bir muhafazakâr kitle oluştu. Bu durum sol Müslümanlığın Türkiye’de toplumsal zemini olabileceğini gösteriyor.

Gelenekten kopamayan ama ekonomiyi ön plana koyan büyük bir seçmen kitlesi oluştu. Belediye seçimini kazananın eli kuvvetli olsa da seçmenin kafası karışsa da günün sonunda genel seçimde dış siyasette memleketini en iyi temsil edecek olan kişiye oy vereceği açık bir izlek. Dolayısıyla siyasetçilerinin tümünün gençlerin anlayabileceği dilde dış politikasını sosyal medya üzerinden anlatması gerekiyor.

Üçüncüsü, Türkiye’de siyaset gençleşiyor. Genç seçmen televizyon izlemiyor, sosyal medyadan etkilenerek siyasal karar veriyor. 2019 ve 2024 yerel seçimlerinde mizah, kısa videolar ve dijital kampanyalar belirleyici oldu. Mamdani’nin algoritmik kampanyası bu açıdan Türkiye’de örnek olarak incelenebilir. Mamdani’nin kampanyasında kullanılan algoritmik analiz yöntemi, Türkiye’de de etkili olabilecek bir stratejidir. Seçmen davranışını okumak, ekonomik krizden etkilenen mahalleleri tespit etmek, gençlerin hangi politikaları önemsediğini anlamak ve mesajı sosyal medya üzerinden hızla ve cringe olmadan yaymak artık çağdaş demokratik pratiğin parçasıdır. Türkiye’de din ve siyaset ilişkisi uzun yıllardır ideolojik olarak keskindir. Sol kavramı çoğu dindar seçmende ideolojik bir tehdit olarak algılanmış, dindarlık ise sol çevreler tarafından gerici bir gelenekle özdeşleştirilmiştir. Bu gerçek nedeniyle Türkiye’de Mamdani’nin zaferi büyük ilgiyle takip edilmiş, Türkiye’de nasıl algılanacağı merak konusu olmuştur. Zohran Mamdani’nin New York’taki zaferi, sol Müslümanlığın ilk büyük ölçekli sınavıdır. Bu sınavın sonucunu ilerleyen yıllar belirleyecek. Eğer kira dondurma politikaları başarılı olursa, eğer ücretsiz ulaşım ekonomik bir çöküş değil yeni bir yaşam kolaylığı üretirse, eğer küçük gelirli mahalleler sosyal devlet hizmetlerini gerçekten hissederse, o zaman bu deney dünyanın diğer büyük kentleri için bir model haline gelecektir. Eğer başarısız olursa, bu da değerli bir veri üretir; çünkü dinin siyasete sosyal politika üzerinden dahil edilmesi tartışması daha da derinleşecektir. Siyaset artık ideolojik kutuplardan çok ekonomik gerçekliklerle şekilleniyor. İnsanların gerçek hayatla kurduğu bu temas noktaları, siyasal söylemin geleceğini belirliyor. Adalet duygusu, ekonomik koşullar, güven mekanizması… Mamdani’nin başarısı, dinin bu alanlara müdahil olabileceğini, üstelik bunu kültür savaşına dönüşmeden yapabileceğini gösteriyor. Belki de bu yüzyılın yeni siyaset cümlesi değişmiştir; Adalet, ancak şehirde görünür olduğunda gerçektir. Bunu sağlayan tüm siyasetçiler dünyanın her yerinde kazanacaktır. Eğer şehirde görünür olursa, kimlik zaten kendiliğinden konuşur. Bunun için Sol Müslümanlığın şehre inmesine değil, Müslümanlığın şehirde görünür olmasına ihtiyaç var.

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.