Agatha Christie ve arkeolojinin karanlık yüzü: Irak ve Suriye’den kaçırılan yüzlerce tarihi eser
Dünyanın en çok okunan polisiye yazarlarından Agatha Christie’nin 1930’lu yıllarda Ortadoğu’da geçirdiği arkeoloji dolu günler, eserlerine düşündüğümüzden çok daha fazla yansımış durumda.
Ünlü yazar Agatha Christie, ikinci eşi olan İngiliz arkeolog Max Mallowan ile birlikte Irak ve Suriye’deki kazılara düzenli olarak katıldı. Kazı alanındaki rutin işlere destek verdi, buluntuları katalogladı ve fotoğrafladı. Bu yoğun saha tecrübesi ise özellikle “Nil’de Ölüm” başta olmak üzere birçok romanının atmosferine, karakterlerine ve olay örgüsüne ilham oldu.

KAZI ALANINDAN SAYFALARA TAŞAN BİR TECRÜBE
Agatha Christie’nin “Nil’de Ölüm”deki ünlü dedektifi Hercule Poirot’nun cinayet çözme sürecini bir arkeolojik kazıya benzetmesi, yazarın bu alana duyduğu ilgiyi açık biçimde ortaya koyuyorr. Poirot, “Gereksiz her şeyi kaldırıp gerçeği ortaya çıkarıyorsunuz” derken aslında Christie’nin yıllarca kazı alanında gözlemlediği sabırlı, metodik çalışma biçimini yansıtıyor.
Uzmanlar, Christie’nin arkeolojiye duyduğu tutkunun yalnızca bir merak değil, aynı zamanda yaratıcı üretim sürecini besleyen güçlü bir kaynak olduğuna dikkat çekiyor. Sahada yaptığı çalışmalar -fotoğraflama, temizleme, sınıflandırma- kimi zaman onun için bir hobi, kimi zaman keşfetme isteğini diri tutan bir kaçış noktasıydı.
ORTADOĞU SEYAHATLERİYLE ŞEKİLLENEN ROMANLAR
Christie’nin Ortadoğu ile bağı ilk olarak 1928’deki Bağdat yolculuğuyla güçlendi. Ardından Ur Antik Kenti’nde sürdürülen kazılar, hem kişisel hayatında hem kariyerinde bir dönüm noktası oldu. Burada tanıştığı Max Mallowan ile kısa süre sonra evlendi ve çift uzun yıllar boyunca Irak ve Suriye kazılarına birlikte katıldı.
Bu yolculuklar yalnızca Christie’nin hayatını değiştirmekle kalmadı; yarattığı evreni de derinden etkiledi. “Mezopotamya’da Cinayet”, “Ölüm Son Olarak Gelir” ve özellikle “Nil’de Ölüm”, yazarın antik uygarlıklara olan ilgisinin ve bölge deneyimlerinin izlerini taşıyan eserler arasında yer alıyor.
NİL’DE ÖLÜM’ÜN İLHAM KAYNAĞI: SS SUDAN VE NİL GEZİSİ
Christie ve Mallowan’ın 1933’te yaptığı Nil yolculuğu, yazarın en ünlü romanlarından birine doğrudan ilham verdi. O dönemin lüks gemilerinden SS Sudan’da tuttuğu notlar, geminin atmosferi, yolcular arasındaki ilişkiler ve Nil kıyısındaki antik tapınaklar kitapta birebir hissediliyor. Christie, Asvan’daki Old Cataract Hotel’de kaldığı sürede romanın büyük kısmını tamamladı.
Roman, arkeoloji temasını yalnızca arka plan olarak kullanmakla kalmaz, karakterlerin işleyişi, sırların açığa çıkışı ve mekânların sembolizmi açısından da kazılardan beslenen derin bir anlatı kurar.
KAZI EVİNDE GÜNLÜK HAYAT: GERÇEĞİ BULMANIN PEŞİNDE
Agatha Christie’nin arkeoloji dünyasına aktif katılımı, yalnızca eşlik eden bir gözlemci olmaktan çok daha öteydi. Kazı evlerinde kamp organizasyonunu yürütüyor, gelen buluntuların temizlenmesine yardım ediyor ve hatta bazı fildişi parçaları kendi yöntemleriyle restore etmeye çalışıyordu. Bu titizlik ve sabır, romanlarındaki detaylı olay çözümleme biçimlerine de yansımış durumda.
Smithsonian’dan Meilan Solly’nin “Agatha Christie’nin Arkeolojiye Olan Sevgisi ‘Nil’de Ölüm’ü Nasıl Etkiledi?” başlıklı yazısındaki araştırmacılara göre Christie’nin en çok ilgisini çeken şey, sıradan insanların gündelik hayatına dair arkeolojik buluntulardı. Bu merak, yazdıklarıyla da paralel ilerliyordu: Christie’nin polisiye kurgularındaki en güçlü taraflardan biri, olağan insan davranışlarını doğru analiz edebilmesiydi.
SAVAŞ YILLARI VE HATIRATLARIN DOĞUŞU
İkinci Dünya Savaşı nedeniyle ara verilen kazı seyahatlerinin ardından Christie, sahada geçirdikleri yılları yeniden yaşayabilmek için “Gel, Bana Nasıl Yaşadığını Anlat” adlı hatıratını kaleme aldı. Kitap, Mallowan’la Orta Doğu’da sürdürdükleri kazı maceralarını neşeli bir dille anlatırken, yazarın bölgeye duyduğu bağlılığı da gözler önüne seriyor.
AGATHA CHRISTIE’NİN ARKEOLOJİYE KATKISI VE EDEBİYATA YANSIMASI
Her ne kadar Christie’nin romanları oryantalist bir bakış açısı olsa da arkeolojiye duyduğu gerçek ilgi tartışılmaz. Yazar, antik dönemdeki toplumların gündelik yaşamlarını anlamaya özel bir merak duyuyor ve bunu titizlikle eserlerine aktarıyordu.
Hakkını vermek gerekirse Agatha Christie’nin gözlem gücü, nesneleri okuma becerisi ve detaylara olan hassasiyeti, arkeolojik yöntemlerle şaşırtıcı derecede uyumlu bir yapı taşıyor.
ORTADOĞU’DA KAÇIRILAN YÜZLERCE ESER
20. yüzyılın başlarında Ortadoğu, yalnızca arkeolojik keşiflerin değil aynı zamanda İngiltere adına çalışan bir grup etkili kadının sahnesi hâline gelmişti. Bu döneme damgasını vuran üç isim öne çıkar: İstihbarat görevlisi ve arkeolog Gertrude Bell, ünlü arkeolog Leonard Woolley’nin Alman asıllı eşi Katharine Woolley, ve polisiye edebiyatın kraliçesi olarak bilinen Agatha Christie. Christie, arkeolog eşi Max Mallowan ile birlikte Irak ve Suriye’de uzun yıllar süren kazı çalışmalarına katıldı. Ancak bu kazıların perde arkasında bugün hâlâ tartışılan bir gerçek var: Kaçırılan yüzlerce tarihi eser.
Christie ve Mallowan çifti, bölgede buldukları çok sayıda objeyi İngiltere’ye taşıdı. Öyle ki, Britanya Müzesi, çiftin yıllar boyunca topladığı eserler için minnettarlığını göstermek amacıyla özel bir sergi düzenledi.
“Agatha Christie ve Arkeoloji: Mezopotamya’da Gizem” başlıklı sergi, 8 Kasım 2001-24 Mart 2002 tarihleri arasında ziyaretçilerini ağırladı ve dönemin en çok konuşulan kültürel etkinliklerinden biri oldu.
Tüm bu tartışmaların ortasında, dünya çapında milyonlarca okura ulaşmış bir yazar olan Agatha Christie’nin arkeolojiye duyduğu güçlü ilgi ve Ortadoğu’da geçen yılları, onun hem edebi dünyasını hem de kişisel yaşamını derinden şekillendirdi. Tarihi eser kaçakçılığı bir yana, bu sıra dışı çiftin bölgedeki faaliyetlerine ve çalışma ilişkilerine daha yakından bakmak gerekiyor. Aslında her ikisi de İngiliz istihbaratına çalışan gizli servis elemanlarıydı.
Hatırlamak gerekirse, Nil’de Ölüm, Mezopotamya’da Cinayet ve Ölüm Son Olarak Gelir gibi eserlerinin tamamı, bu kazı deneyimlerinin izlerini taşır. Bölgenin tarihi ve kültürel atmosferi, Agatha Christie’nin romanlarında hem mekânsal hem tematik bir derinlik olarak karşımızda durmaktadır. Bununla beraber kaçırılmasına yardımcı olduğu tarihi eserleri de unutmuyoruz elbette…