Gökten bir yıldız tutmak: Bursa’dan Kudüs’e ruhun seferi
Sümeyra Özel yazdı: Kudüs semalarındaki yıldızların o hükümranlığını Mekke’de ilk etapta bulamadığımda durup düşünmüştüm; ta ki Hira’ya çıkana kadar. Nur dağına çıkarken dağın eteğine yapılmış alışveriş merkezinin iğreti sesini duymanın zulmünü yaşadım.
Kudüs; tanıdığım ama nasıl kavuşacağımı bilmediğim bir özlemdi benim için. Büyük bir heyecanla gün sayıp ulaştığım o topraklarda, kalbimi tarif edilmez bir huzur kaplamıştı. Yağmurun bu kadar anlamlı, bu kadar “şifalı” olabileceğini ancak Kudüs’te ıslanınca anlamıştım.
Hz. Davut Peygamber’in makamından çıktığımda, içerideki manzaradan duyduğum üzüntüden midir bilmem; ayaklarımın altındaki zemin bir anlığına çekildi ve kendimi yağmur sularının içinde buldum. Düştüğümde acı hissetmedim. Evet, hissetmiyordum; çünkü Gazze tüm acıları sinesinde toplamış, bize acı duyacak yer bırakmamıştı.
Şikâyetten azade bu şehrin sokaklarıyla konuşmayı özlemiştim. En son Bursa’da, Üftade Hazretleri’nin dergâhında bir taşla konuşmuş, onu duyabilmek için can atmıştım. Belki cevabını Molla Fenari Hazretleri’nde bulurum diye yola revan olmuş; bir selvinin gölgesinde oturup ondan “acıyla yükselmenin” sırrını dinlemiştim. Ölmenin bir doğuş olduğunu ve “gerçekten var olmanın” ancak nefsi öldürmekten geçtiğini orada idrak etmiştim.
Bursa’dan Kudüs’e, aynı duyguların izini sürerek yürüdüm. Gördüm ki, tarihe tanıklık eden taşlar bazen insanlardan daha merhametli… Kalbini açıp sizi tarihin derinliklerine davet eden o taşlar, bu seyahatimde ruhuma yeni manalar fısıldadı. Özellikle Kubbetü’s-Sahra’da insan, gökyüzünden bir yıldıza dokunacakmış hissine kapılıyor. Elimi uzatsam tutabileceğim o gökyüzünü izlemeye doyamamıştım. Yıldızların birlikteliğine eşlik eden duaların samimiyeti, insanı sarıp yüceltiyordu.
Kudüs semalarındaki yıldızların o hükümranlığını Mekke’de ilk etapta bulamadığımda durup düşünmüştüm; ta ki Hira’ya çıkana kadar. Nur dağına çıkarken dağın eteğine yapılmış alışveriş merkezinin iğreti sesini duymanın zulmünü yaşadım. Şimdi ise yazacak ne çok şeyim var; zihnimde öne geçmek için birbiriyle yarışan kelimelerin ikna metotlarını duyabiliyorum. Baharlar sizi Kudüs’e ve Mekke’ye götürüyorsa, başka hangi mevsimi sevebilirsiniz ki?
Kudüs’ten ayrılmak, bir parçanı orada bırakmak gibiydi. Yağmurlu bir gecenin sabahında, avludaki o tertemiz toprak kokusu hâlâ burnumda… Son gün, her şey bambaşkaydı. Güvercinler bile gideceğimizi anlamış gibi farklı süzülüyordu. Ağaçların sessizliğini, Aksa’nın sur duvarlarındaki o vakur özlemi son gün daha net gördüm. Mescid-i Aksa’nın ağaçları ve taşları, sanki yüzyılların direniş gücünü gövdelerinde taşıyorlardı. Aksa’da küçük bir taş olmanın şerefiydi belki bu vakit.
Pazartesi, oradaki son günümüzdü. Medreselerde öğrenim gören çocukları Aksa’nın avlusunda görmek beni hem umutlandırdı hem duygulandırdı. Sırtlarındaki çantalarda sadece kitaplarını değil, İslam âleminin bölünmüşlüğünü ve sessizliğini de taşıyorlardı. Onların masum neşesine tanık olmanın yanında, elinde silahıyla avluda bekleyen Siyonist işgalci askerin aynı karede olması, derin bir sızıyı kalbimin tam ortasına bıraktı. Bir yanda cennetin çocukları, diğer yanda karanlığın gölgesi… Fakat o çocukların gözlerindeki ışık, namluların soğukluğundan daha güçlüydü; çünkü onlar, taşın vakarını ve toprağın sadakatini kuşanarak büyüyorlardı.
Kudüs’te yaşadığım hislerin yerine ne koyabilirdim, nereyi Kudüs’e baktığım nazarla bakabilirdim ki. Mekke’ye giderken zihnimde bu düşüncelerin yoğunluğu vardı. Mescid-i Aksa’nın avlusunda döktüğüm gözyaşını, Miracın yoğunluğunu Mekke’de hissedebilecek miydim? Havaalanında eşime bu duygularımı söylediğimde gülümseyip; ‘’Kabe’yi gördüğünde sorularının cevabını alacaksın’’ demiş ve içimdeki hayreti daha da artırmıştı. Mekke, insan seli; varış ve doğuşun şehri. Gökyüzünün Kabe’de toplandığı Kutsal beldenin kendine has kokusu var. Her şehir kendi kokusunu taşır. Kudüs gül kokuyordu, Mekke güzel kokuların karışımı eşsiz bir kokuya sahipti. Dönerek varmanın formülü tavafın içindeki aşkta gizli. Kabe’yi görünce ne soru kaldı aklımda ne kıyas. Sizde olan, aynı şeyi Kabe’de görüyorsunuz. Gökyüzüne uzanmanıza burada ihtiyaç yok. Çünkü ayrı bir şey yok, Kabe’de bütünlüğü, birliği hissediyorsunuz. Kesret, Mescid-i Haram’da birliğe dönüşüyor. Mekke’de yaşanan bu mutlak vahdet tecrübesi oraya has. Medine’de insanın kesretle birliğe varılabileceğini anlıyorsunuz. Bu ilahi nizam, Allah’ın kulunu düşünmesi ve kulundan ümid etmesiyle sağlanıyor. Muhtaç olan insan, kime muhtaç olduğunu orada anlıyor.
Medine, Peygamber şehri. Latiflikte Peygamberimizi yaşıyor bu şehir. Mahşeri geçenlerin nefesleneceği şehir. Ağırlının kaynağı Peygamber efendimizin meftun oluşu. Bu topraklarda, hayatın gayesini anlıyor insan.
Medine’de hurma bahçesinde gezerken oğlum, Hasan Hüseyin “Anne fark ettin mi; ne kadar çok kuş çeşidi var? Kuşlarda peygamberimizi görmeye gelmiş olmalı.’’ Bu sözü beni derinden etkiledi. Gerçekten de Medine’de kuşların cıvıltısı dahi bir başka… Şehrin havasına sinen o eşsiz huzur, insanın tüm benliğine nüfuz ediyor. Ravza’ya bakmaktan kendinizi alamıyorsunuz. Gözlerinizin pusulası Ravza-i Mutahhara, zamansızlığın göğe yükselen en parlak aynası. Medine’ye doyum olur mu? Gül kokusunun zuhur ettiği bu iklimde zaman mefhumunuzu yitiriyorsunuz. Güneşin ne zaman battığının farkına varmıyorsunuz. Sanki Güneş hiç batmıyor, hep ışıl ışıl etraf ve her zerre O’nun nuruyla aydınlanıyor. Medine’den dönüş insana ağır geliyor. Mekke’den dönüş insana ilk dirilişindeki çıplaklığını ve dünyaya gelişindeki hüznü hatırlatıyor ama Medine’den dönüş,
Rabbimden duam; bu üç kutsal mescidimizi karayoluyla, güzergâhlarda konaklayıp şehirleri temaşa ederek tekrar ziyaret etmek. Kudüs’e uğrayıp oradan Mekke’ye geçmeyi düşlüyorum. Mescid-i Aksa’nın avlusunda öğrencilerimle ders işlemeyi Rabbim nasip etsin. Beldelerimize sahip çıkma şerefini bizlere bahşetsin.