Vicdanın Gazze sınavı: Modern çağda bir Kerbela şahitliği
Sümerya Özel yazdı: Kız çocuğu bıraktım Kudüs’te. Emanet ettim onu insanlığın son kalp atışlarına. Çünkü vahşi dünyaya kim bir çocuk bırakmak ister ki.
Tarihçi Arnold Toynbee, Filistin’deki trajedi için “Tüm dünyaya mal olmuş bir adaletsizliktir,” der. Günümüzde haritalara baktığımızda adını bulamadığımız Filistin, aslında insanlığın vicdan testidir. Birinci Dünya Savaşı ile başlayan İngiliz işgali ve ardından gelen 14 Mayıs 1948 (Büyük Felaket), bu kutsal toprakları kanla sulanan bir coğrafyaya dönüştürdü. Siyonist planlar ve Batı medyasının manipülatif algı operasyonlarıyla Filistin halkı; katliamlara, sürgünlere ve acımasızca kendi yurtlarında mülteci konumuna düşürüldü.
Takvim yapraklarında ne kadar geriye gidersek gidelim, Filistin’de benzer acılar yaşanmaya devam etmektedir. Tarihin farklı dönemlerinde değişen yalnızca aktörler ve yöntemler olmuştur; ancak zulmün, işgalin ve yersiz yurtsuz bırakılmanın hikayesi büyük ölçüde aynı kalmıştır. Bu durumu “Filistin sorunu” olarak yansıtmak dahi insanlarda algı oluşturmanın bir yoludur. Çünkü sorunun merkezi Filistin halkı değildir. Bu coğrafyaya zorbalıkla gelen Siyonist İsrail’in kendisidir. O yüzden “Siyonist İsrail sorunu” olarak yazılmalı ve zihnimize yerleştirilmiş düşünceleri analiz etmeliyiz. İnsan kodlanan ve teknik bir varlık gibi yönetilecek bir varlık değildir.
Günümüz dünyasının en büyük çelişkilerinden biri, teknik ve bilimsel gelişmelerin zirveye ulaştığı çağda insanın merhamet, vicdan ve adalet gibi temel değerlerden uzaklaşmasıdır. İletişim araçlarının dünyanın her köşesini birbirine bağladığı bir dönemde milyonlarca insan Gazze’de yaşananları anbean izlemekte, fakat yansıtılan görüntülerle yakınlaşması gerekirken Gazze’ye uzaklaşmaktadır. Çünkü medyanın rolü sıradan hale getirip insanı anlamdan uzaklaştırmaktır. İşte Gazze, insanla insanın vicdanını sınadığı; hakikatle insanın ilişkisinin sınandığı bir yerdir. Gazze bu yönüyle dünya içinde dünyanın ötesinden bir sestir.
Gazze’nin ve tüm Filistin’in taşıdığı o derin anlamı kavramak, bizzat o topraklara dokunmakla ve şahitleri dinlemekle başlar. Kudüs yolculuğum tam da bu şahitliğin peşine düşmek ve şahitlerden biri olmak için başlamıştı. Yıllardır tanıdığım ama nasıl kavuşacağımı bilemediğim bir özleme kavuşmaktı Kudüs. Mirasımız Kudüs Derneği ile çıktığım bu yolculuk bana, taşların insanlardan daha merhametli olduğunu öğretti. Taş olmanın yüceliğini hissettiğim Kudüs’ten döndükten sonra varlığa bakışım daha farklılaştı. Bize ait olan bu beldelere insan nasıl özlem duymaz? Senin yokluğunu fırsat bilenlerin 1948’de başlattıkları ve Filistin halkına uyguladıkları bu zulme “Direnişsel varoluşla” katılmalıyız.
Müslümanlar hala dağınık ve Filistin halkı hala sürgünde… Yüzleşmemiz gereken acı gerçeği duymak zorundayız ve rotamızı Kudüs başta olmak üzere İslam coğrafyasına çevirmeliyiz. Modern düşüncenin ilimleri daraltmasıyla self oryantalizm hastalığına yakalanmanın faturasını küçük bebekler ve masum insanlar ödememeli. Çağa tanıklık eden şahitler olarak bırakacağımız miras, bizi biz yapan değerler ve inancımız olmalıdır. İşte mirasımız “Direniş ve varoluşsal” bir uyanışla bu kutsal davaya ömür boyu sadık kalmaktır.
Kudüs’e gitmekten bahsettim fakat ayrılığı yazmak istemiyorum. Çünkü orada bıraktığım “ben” tekrar gittiğimde beni karşılayacak. Büyümesi için bir kız çocuğu bıraktım Kudüs’te. Emanet ettim onu insanlığın son kalp atışlarına. Çünkü vahşi dünyaya kim bir çocuk bırakmak ister ki. Bir yanda cennetin çocukları, diğer yanda karanlığın gölgesi; Kudüslü çocukların gözlerindeki ışık, namluların soğukluğundan daha güçlü. Kudüs’te büyümeli ve Kudüs’le büyütmeli…
Muharrem ayını geride bıraktığımız şu zamanlarda insan sorgulamadan edemiyor. Sıradanlaşmanın ve duygusuzlaşmanın sonucu neye varacak? Hz. Hüseyin efendimizi anlayabildik mi? Sürüklenirken zamanda değerlerimizden uzaklaşmaktan rahatsız olmuyor muyuz? Tüketim odaklı yaşarken buna gönüllü olmanın acı çığlığını ne kadar duymazdan geleceğiz?
Muharrem ayı demişken; bu ay Hz. Hüseyin’in yanında Hüseyin olma şerefine ermiş şahitleri de hatırlatmalı. Çağımızın Hüseyinleri, çağımızın Yezidileri tarafından öldürülmekte. Şimdi ağıtlar Gazze’de ve tüm İslam beldelerinde toprağa düşen Hüseyinler için yakılsın. Bugün Kerbela Gazze’dir. Bugün Kerbela; Doğu Türkistan’dır, Suriye’dir, Irak’tır ve İran’dır. İki asırdır süren yalnızlığın, teslim olmayışının vücut bulmuş hali, Fırat nehrinin kenarında susuz bırakılmış masumiyet; Filistin. Silahın gücüne dayanarak insanlığı katleden Yezidi zihniyet ve karşısında Hüseyinî bir direnişte. Bizim yüzleşmemiz gereken Kufe’de yalnız bırakılan Hz. Hüseyin’in acısıdır. Asırlar sonra milyonlarca Müslüman’ın gözü önünde tekrar bu acı yaşanmaktadır. Kerbela ile ilgili film yapma çabasına girmenin beyhudeliğinde bulunmamıza gerek yok. Çünkü perdenin gölgesi bizi Kerbela’dan uzaklaştıracağı gibi Gazze’den gelen Hüseyin kokusunu idrak edememiş uyuşmuş sinelerin tükettiği acıdan öteye de geçemez.
Şahitler olmak, mirasa sahip çıkmak için sadece izlemek yetmez; bu büyük insanlık sınavında vicdanımızın sesini eyleme dönüştürmek zorundayız.