tarihkitapbiyografimehmet poyrazmustafa armağandergi

Aydanur Yıldız Çakır

Eğitimci ve Yazar

Bustanu’l Fâtıma izinde bir sene…

Arayı arayı bulsam izini
İzinin tozuna sürsem yüzümü…

“Feylesof Wittgenstein insan aklını nasılsa bir şişenin içine girmiş sineğe benzetmişti. Sinek camı fark etmiyor, çıkmak istediği her seferinde başını duvara vuruyor ama buna bir mana veremiyordu. Neden çıkamıyordu? Şişenin ağzına doğru bir tünel vardı ama bulamıyordu. Birinin yolunu göstermesi halinde içine girdiği dünya şişesinden çıkabilir, özgürlüğüne kavuşabilirdi.
Tasavvuf, böyle bir cam şişeden kurtuluş haritasını arayış, bulan ustaların izlerinden yürüyüş, nihayet hakiki özgürlüğün varlığını tek Varlık olan Allah’ta ifna edişten geçtiğini öğreten bir disiplin, bir yol, bir çıkış haritası. İznikli Eşrefoğlu Rumî’nin deyişiyle “Payansız bir deniz”.
Tam da böyle bir şişede yolunu kaybetmişken çağırdı halâskârı; bir tayy-ı mekân ile derûnî ve hikmet dolu, sırlı ders başladı…
“Hoş geldin.” “Hoş buldum.” “Otur bakalım. Nerede kalmıştık? Ha, evet ‘iz’ maddesinde.” Hayatımızı izler yönetir mi demişti bir keresinde? Bazen yara izleriydi bunlar, bazen sürur nişaneleri. İlkinde kabuk bağlar pıhtı, ikincisinde kıvılcım çakar. “İz mühim azizim. Çünkü”, diye izah etmişti, “izler bize oturmayı öğretir. Hele acılar. Acı hissi ile oturma ihtiyacı arasında çok yakın bir akrabalık bağı olmalı. Acı bir haber alan neden çöker ayakları üstüne? Sevinen ise koşmak ister, hatta çocuksa eğer, koşar da. Demek izlerdir bizi oturmaya zorlayan. İz dediğin, hatıra demek. Hatıra ise hafıza. Hafıza bahis mevzuu olunca zaman bir mekândan bağımsız hatırlanmaz ki. Bu takdirde hatırlamak oturmaktır. Göçebeliğin bitişi. Bir merkezi olmanın siftahı izleri hatırlamaktır. Lewis Mumford ‘Ölüler toprağa dirilerden evvel yerleşti’ derken ironi oltasını gelişigüzel sallamıyordu.” Kaşlarında biriken kitap tozlarını narin parmaklarıyla aldı. İnce dudaklarına dek yayılan rehavet rüzgârı zaman iplerine asılı kirpiklerini tezce kurutmuştu. “Diz çök şimdi”, dedi, adeta emir verdi. Çöktü tereddütsüz. Uysal. Muti. Emindi. Büyük gecenin kapısı açılıyordu. “Bak şuna” dedi, boynunu uzattığı kâğıtta aynı kutsal mekânın bir asır arayla çekilmiş fotoğrafları gözüküyordu. “Bak, iyi bak” dedi tekrar, “mimaride izler birbirini izleyen ve bütünleyen bir zincirin halkaları gibidir. Ufacık bir kulübe bazen bir yolun karakterini tayin eder, etrafına dizilen yapıların konum ve koordinatlarını etkiler. Bir gün o bina yıkılır gider, hatta görünür bir izi bile kalmaz ama bir kere etrafının şeklini şemailini belirlemiştir. Sonradan yapılan binalar o izin nefesini taşır. Tıpkı şu resimde gördüğün küçük evin zâtı bugün sırra kadem bassa da ruhuyla çevresini etkilemeye devam etmesinde olduğu gibi.” Diz çöktüğü yerde hayret şimşekleri çaktığını nasıl saklasın serçe? Sonra büyükçe bir kitap çektiğini gördü raftan, dizlerinde açtı, açtı bir sayfasını ve parmağını bir noktaya koydu. Noktayı iyice seçmek için başı gayri ihtiyari yaklaştı kitaba. O sarı ışık yine yanmıştı ruhunun pencerelerinde. Parmak. Göz. Işık. Neyi gösteriyordu? O parmağın gölgesine sığınmak istedi. Yeter ki sırrı açıklasındı. Merak şimşekleri oğula sığmıyordu artık. “Bak”, dedi sonunda, o da kurumuş kirpiklerini kırpıştırarak baktı. “Burası Medine, Mescid-i Nebevi’nin eski bir fotoğrafı. Burada gördüğün hurma ağacı” dedi, durdu biraz, nefes alıp devam etti: “O bir izdi. Asr-ı Saadet’ten kopup gelen ve tamı tamına 14 asır yaşadıktan sonra ışığı sönen bir yıldızdı.” Serçenin içi titredi. Nasıl sönmüştü peki? Bu irticali soruyu kestirmeden sormak istedi ama tıpkı rüyalardaki gibi dili dönmedi bir türlü. Tutulmuştu. O yıldız nasıl söner? Kim söndürdü? Ve neden? Uğulduyor kovan. Arıların onu konup yirmisi kalkıyor. İmdat! Neyse ki daha fazla susatmadı saka. “Şu gördüğün birkaç hurma ağacı” dedi “Hz. Fâtıma radiyallahu anhanın evinin bahçesiydi. Şuraya sofra örtüsünü silkeler, Ebu Talha kuyusundan çektiği suyla çiçeklerini sular ve mevsimi gelince hurmaları toplayıp Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’e elleriyle yedirir, fazlasını da pazarda sattırarak tasadduk ederdi…” Ne güzel işte. Ravza-i Nebi’nin yanı başında eski büyük hurma bahçesinden minicik bir iz bu. Hatırlatmadığı güzellik yok vallahi. O vaktiyle hurma ağaçlarıyla kaplı bölgeden hatıra yeşil köşe. Muhteşem. Harika. Fevka… Hayır, anlatıcının yüzü gülmüyor. Serçeye ne oluyor o zaman? Bir aksilik mi var yoksa? “Var maalesef” diyor dertli bir tonda saka, “yirmi otuz yıl var ki o 14 asırlık iz artık sizlere ömür. Bak, bu da günümüze ait fotoğraf. Farkı göreceksin.” Sorularla burulan billur bakışlar bu sırada şangırtıyla yere çalınıyor. Hz. Fâtıma radiyallahu anha anamız beliriyor gözünün önünde. Yüzü bembeyaz, sureti belirsiz. Ama ta kendisi… “Şuracıkta oynardı Hasan ile Hüseyin’im, ağaçlara tırmanır, hurma toplarlardı. Bir keresinde…” Öksürük sesiyle silkindi. Parmak yeni fotoğrafta olmayan ağaçların, kayıp bahçenin, yitik cennetin bulunduğu noktada donup kalmıştı. “İz” kaybolmuştu. Korkunç bu. Kutsalın bugüne bağlanan altın zinciri kopmuş muydu şimdi? Sarı ışık bir yanıyor, bir sönüyordu. Anladı. Şarjı bitmek üzereydi. Uyuşmuş dizlerini hatırladı neden sonra. Alarm zili çalmıştı. Kalkma zamanı gelmişti demek. İzin istedi. Dalgınlıktan Allahaısmarladık bile demeden çıkıp giderken eteklerinde kutup yıldızları göz kırpıyordu. “İz”in “izini” yakalamıştı. Peşini bırakmayacak, müfekkiresine emanet edilen bu sırrı mahrem bahçesinde bakıp büyütecekti itinayla…”


Hikmet. Sır. İz. Emanet.
Vakit kaybetmeden yola koyulmalıydı; ilk aklına gelen izler peşinde, bir ömür yürümüş Evliya Çelebi oldu; koştu kapısına “Cânım Çelebi bana yardım et, ondan bir iz lütfet…” Lakin, Evliya tek kelime etmiyor…
Tamı tamına bir sene dolmuş, çalmadığı kapı kalmamıştı? Fakat, nafile. Ümitle çaldığı her kapı neden yüzüne kapanıyordu? Bir yazı, bir bilgi, onu anlatan bir söz dizisi aradı. Bulamadı. Yalnız tuhaf bir hal peşini bırakmayan, ummadığı anda karşısına çıkan, rüyalarına kadar giren çokça fotoğraf ve altında bir isim “Bustanu’l Fâtıma”. Neredesin? Herkes, her şey neden ısrarla susuyordu? Bu yüce emanetin izini bulamamanın ızdırabıyla sancılanırken, bir anda şimşekler çaktı karanlığına. Rüyada mıydı? Değil. Ses fotoğraftan mı geliyordu sahiden? Evet, konuşuyor Bustanu’l Fâtıma. Duyuyor musun Ayda? Sana neler fısıldıyor?
Bustanu’l Fâtıma
Bustanu’l Fâtıma yani Fâtıma Bostanı diye bilinen müstesna mekân, Hz. Fâtıma Validemiz’in (ra) Asr-ı Saadet’teki bahçesiydi. Ravza-i Mutahhara’nın kalbi… Küçücük; fakat atan, nefes alan, can veren, kan pompalayan bir kalp idi o. Efendimiz’in (sav), “O Ben’den bir parçadır” dediği biricik didesinin bahçesi. Resul’le (sav) birlikte çarpan bir yürek…
Kâinatın en şereflisi orayı teşrif eyliyor, bahçenin cıvıldaşan kuşları Hasan ve Hüseyin’ine mütebessim nazarını yolluyor. Ve ağaçlar gölgelendiriyor en güzel Baba ile kızını. Hemen yanında mucizevî, zemzemvari su ile dolu kuyu. Çekiyor kuyudan suyunu Fâtıma (r.a); serinliyor o suyla, yanan dudaklar…
İşte biraz ötede, Efendimiz (sav) ve ilk dervişleri daha doğrusu ashab-ı suffesi sıra sıra dizilmiş, başlarında bir kuş varmış da kıpırdarlarsa uçacakmış gibi pür dikkat, O’ndan (sav) ders talim ediyor; hanım sahabiler ise Fâtıma’nın bahçesinde nasıl da doyumsuz musahabeye dalmış…
Ya Hz. Ali? Hüzün sarmamış henüz dört bir yanını; Fâtıma’sı, Hasan’ı, Hüseyin’i ve uğruna canından vazgeçtiği en Sevgili Nebi (sav) ile bahçede dinleniyor; neşeli…
Derken O (s.a.v.) gitti… Ve ardından duramayan, Fâtıma’sı da ebedi âleme irtihal etti…
Sahabeler ve Osmanlı onlardan yadigâr bu saklı cenneti gözü gibi saklamıştı. “Rasulullah’ın (sav) bizlere bıraktığı mirası muhafaza etmeyi, İslâm ümmetini muhafaza etmekle eşdeğer görmüşlerdi. Sa’d b. Ebi Vakkâs’ın çocuklarının ellerinden tutup onları Rasulullah’a (sav) dair önemli olayların yaşandığı yerlere götürüp o günlerle ilgili bildiklerini tek tek anlatarak: “Bunlar ecdadımızın eserleridir. Sakın ha onları anmayı ihmal ederek zayi etmeyin!” diye vasiyette bulunması bundandı.”
Sadettin Ökten’in deyişiyle: ”Büyük İslam Medeniyetinin mekân üzerinden hayatımıza aktarımı”, deveranını sağlayan asr-ı saadet sözcüsü mekân idi onlar…
Zira O’nu (sav) ve ehl-i beytini görme şerefine ermemiş olanlar, o mekânda O’nun (sav) gül kokusunu duyar, O’nun (sav) civarında bulunduğunu, torunları ile şakalaşmasını, tatlı bir nebevî iklimin esintisini bir nebze olsun hissedebilirdi.
“Orada bütün mekân ve makamlar canlı bir organizma gibi tesirli ve manevî harçla sıvanmıştır. Kâbe’nin bir gün İbn Arabî’ye seslendiğini ve kendisini tavaf etmesini istediğini ya da zemzemin ona suyunu içmesi için ısrar ettiğini öğrendiğimizde şaşmamalıyız. İbn Arabî’nin gözünde tıpkı kâinattaki diğer her şey gibi Kâbe de yaşayan, konuşan ve işiten bir varlıktır…”
Tasavvuf ehline göre manevî mekânları ziyaret aslında manevi dönüşüm ve gelişim için de gerekli ön şarttır. Beytullah’ı ve Mescid-i Nebevî’yi ziyaret eden kişi, seyr u süluk ile kalp evini Allah dışındaki bütün sevgililerden temizler.
Medine’yi ziyaret eden kişi, zaman içerisinde bir yolculuk yapar. Zamanların en güzeline yaptığı yolculukla Rasûlullah ve ashab-ı kiramla onların zamanında, onlarla olmuş gibi olma ayrıcalığını ve maneviyatını yaşayabilir.
Bu sebeptendir ki Bustanu’l Fâtıma’ya bakan gözler, asr-ı saadetin en hoş nefhasını soluyabilirdi…
Lakin 1951’de Ravza-i Mutahhara’nın kalbine bir hançer saplandı. Kanatan, yaralayan ve kahreden bir hançer. Müslümanların göz bebeği kutsal topraklar Vehhabi zihniyetini yaşatan Suud Hanedanı’nın kontörlüne geçtikten sonra yüzlerce yıllık pek çok kutsal mekân yıkılmaya başlamıştı. Mescid-i Nebevî’yi genişletme çalışmaları bahanesiyle Bustanu’l Fâtıma da bu yıkımdan kurtulamayacaktı…
Tevafuğa bakın ki, “Ravza’nın kubbesi başıma yıkılmadıkça, Merkad-ı Mübareke hiçbir yabancıyı sokmam!” diyen Medine müdafii Fahrettin Paşa’nın 74. Sene-i devriyesi bugün; onu rahmetle yâd ederken ne dersiniz, onun izinde bir müdafi, bir diriltici nefer çıkar da Bustanu’l Fâtıma’yı o mermer blokların altından kurtarıp, “kutsalın bugüne bağlanan altın zincirinin kopan halkasını” yeniden sımsıkı bağlayarak, ihya eder mi?

AYDANUR YILDIZ ÇAKIR

Gerçek Tarih Aralık 2022 sayısında yayınlanmıştır.

Yazarın Diğer Yazıları
24.03.2023
Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.