Uzun bir zamandan sonra yeni bir muhasebe: Hakikat ve gerçeklik
Selimcan Yelseli yazdı: Hakikatin her gerçekten öte “gerçek” masalının içindeki sevdalılar göçeli uzun zaman oldu. Gerçekliğin tarafında yitip gitmek şu kaypak zamanlarda bize kaldı anlayacağınız.
Dikkatinizi çekmiştir demem riyakar bir tutum olur mu bilmem ama en azından bendenizin bir süredir kalemi kağıda değdirmediğini, değdirse de sadece kendi ruhunun kaba saba, işlenmemiş tarafını ortaya saçan aylık notlarını yazdığını mutlaka anlamışsınızdır diye düşünüyorum.
Uzun zaman oldu, hakikat addettiklerimi artık bir kalemde söylemiyor, belki de söylemek için hiçbir bir iştiyak duymuyorum. Sebebi, hakikat ile gerçek kavramlarının post-modern algıların cilveleriyle artık ayrılmaz şekilde iç içe geçmiş olması. Belki değişen ve dönüşen hayatın yüzüme vurduğu şöyle okkalı bir sille. Anlayacağınız, kavram karmaşaları ile başım dertte.
Bu sille beni uyandırdı mı, yoksa hayatın ringinde şöyle baygın, upuzun yatırdı mı bilmem. Tek bildiğim, kavramlar şu sersem başımda dönen yıldızlar gibi benim. Öylece takip ediyorum onları. Çaresizim.
Yine de bir muhasebe yapmış bulundum. Adetimdir bu. Mutlaka hayatımın fasılalarında, kendimin bile sonradan farkına vardığı muhasebeler yaparken bulurum kendimi.
Bu sefer ki muhasebem neticesinde vardığım sonuçlar ise madde madde şöyle:
-Eski musikiden, eski şiirden, eski mimariden billur bir damla düşse içimin karanlığına, divane gibi hakikati fark edip, geçmişteki bilinmeyen bir zamana hasret duyarak derhal kağıda, kaleme sarılıyorum. Ama yaşadığım zamana ait olma gerekliliğinin mutlak gerçekliğiyle yeniden olağan akışa bırakıyorum kendimi.
-Olmayanı oluyor gibi yapmanın refahına erişemiyorum. Kapılarım olmuş olanlara açılıyor bir tek. Henüz olmayanları, yani vuku bulmayanları kapımın dışında tutuyorum. Tabî olan bu mu? Hayır. Maalesef günümüz dünyasında olmayanı oluyor gibi yapmanın, idealize edilen muteber bir tarafı var. Bu sefer olmuyor olanın gerçekliğine erişmek yerine, olmayanların, hiç olmayabileceği hakikatiyle yaşıyorum.
-Bilimin gerçekliğine pek bir hevessiz de olsa mecburen sarılıyor; hakikatin her duvarı kıran, kıramasa da o duvarlardan içeri bir şekilde sızan görünmez, bilinmez, aşılmaz varlığından yüzümü çeviriyorum. Çağ beni gördüğüme inanmaya mecbur kıldığı için de mağlup olanların arasındayım işte.
Bu maddelerden ziyade…
Martin Eden’i bilirsiniz, romanda aşık olduğu kadın uğruna bambaşka birine dönüşen, ruhunu incelten, tabiri caizse ehlileşen şu adam hani… Gerçeklerin olağanlığına kapılıp, orada yaşamanın mahareti, hakikatin tezahürü ile yani Martin’in hiçbir zaman öyle bir insan olmayışının ayan beyan ortada olması ile yıkılır birdenbire. Netice hüsrandır. Yine misalen Aziz Manuel’i bilmiyorsanız şöyle bir göz atın, gerçeklik bambaşkadır onun hayatında, hakikat ise bambaşka. Jack Kerouac mesela… Hakikat ile gerçekliğin arasındaki gerilimi yollarda, öfke ve bir yandan da umursamazlıkla yazdığı, yani bu gerilimin ezelden farkında olduğu için mağluplar arasındadır. Bir de Faust… Nasıl macerasının sonunda gerçek ve hakikatin aslında farklı olduğunu anlar. Yaratılan gerçeklik, gerçek olmasına rağmen aldatmacadan ibarettir.
Aslında sanat da buradan doğar zaten. Çelişkiler olmasa yaratım da olmaz. Haksız mıyım?
Takdir edersiniz günümüz dünyasında bu çelişkinin farkında olanlar olarak azınlıktayız Teslimiz üstelik. Teslim olmaktan başka çaremiz yok çünkü. Çünkü çağın gerekliliklerine uymamanın, onu yakalayamamanın insanı her şeyden soyutlamaya muktedir ceremesi, tarihin hiçbir döneminde bu denli katı ve kesin kurallarla belirlenmemişti. Yaratılan gerçekliğe karşı hakikatin tarafında durmak hiç bu denli noksan kılmamıştı insanı.
Oysa hakikatperver olmayı aynı zamanda mağlubiyetin kesinliği olarak görsek de, henüz keşfedilmemiş bir yerlerde zaferin hakikate ait olduğunu hissediyoruz. Hissetmek yetmiyor. Gerçeklik tutuyor yakamızdan ve “olmuyor olanların” varlığını göstererek ihtar edip, kendi saflarına çekiyor bizi. Galip oluyor gibi mağlup oluyoruz. Son bir umut da yok hani. Attilâ İlhan’ın şu dizelerini sık sık tekrarlayışım da bundan: “son umut kırılmıştır / kaf dağı’nın ardındaki / ne selam artık ne sabah / kimseler bilmez neredeler / namlı masal sevdalıları…”
Hakikatin her gerçekten öte “gerçek” masalının içindeki sevdalılar göçeli uzun zaman oldu. Gerçekliğin tarafında yitip gitmek şu kaypak zamanlarda bize kaldı anlayacağınız.
Ne dedim, ne demedim bir kenara bırakayım da, sözü kendime getirerek noktalayayım…
Velhasıl en başta da söylediğim gibi gerçeklik ve hakikat arasındaki gerilim, zaten küçük ve kendi zihnimizle mahdut olduğumuz şu yaşam yolunun bu dönemecinde karşıma çıktı ansızın. Ne oluyor, neler olacak bilmem. Tek bildiğim, zaman teknesinde yoğurup duruyor beni hayat.
Gerçekten yoğuruyor mu?
Hayır, gerçeklikte yoğuruyor, hakikatte tüketiyor.
Ne de olsa gerçeklik başka, hakikat başka.