Buhran vesikaları: Epstein ve Neoliberalizm
Epstein skandalı dünya gündemine düşüp de müthiş bir şok tesiri yaratır yaratmaz, üzerinde düşünülen ama bir türlü tam tekmil bir neticeye varılamayan bir kavram da onunla beraber zikredilmeye başlandı: “Neoliberalizm”
Birkaç yıl evvel yine bu köşede “Buhran Vesikaları” adlı bir yazı dizisi kaleme almıştım. Hatırlayanınız vardır mutlaka. O yazı dizisinde çağın buhranından bahsederken aynı zamanda geleneğe ait bakış açılarının bir manzumesini sunarak bu buhrana çareler önermeye gayret ediyordum.
Meğerse benim yüzeyinde akisler uyandırmaya çalıştığım o durgun suyun bilmem kaç fersah altında nasıl karanlık bir alem varmış…
Malumunuz dünya gündemine düşen şu skandal: Epstein.
Size bu skandalı temcit pilavı misali yeniden anlatmak, hatta her teferruatıyla yeniden yorumlamak istemiyorum elbette. Karaladığım şu satırları “Buhran Vesikaları” adlı yazı dizimin bir süreği veyahut yeni bir veçhesi gibi görün, kafi.
Neoliberalizm
Epstein skandalı dünya gündemine düşüp de müthiş bir şok tesiri yaratır yaratmaz, üzerinde düşünülen ama bir türlü tam tekmil bir neticeye varılamayan bir kavram da onunla beraber zikredilmeye başlandı: “Neoliberalizm”
Neoliberalizm 1930’ların Avrupa’sında, klasik liberalizme rağbetin azalmasıyla birlikte sosyal liberal görüşlere muhalefet için ortaya çıktı. 1940’larda Friedrich Hayek, Ludwig von Mises, Milton Friedman gibi ekonomist ve filozofların oluşturduğu “Mont Pelerin” adlı akademik dernek, devletin ekonomiye müdahalesinin hürriyeti ve üretkenliği yok ettiğini öne sürdü. Onlara göre önlenemez enflasyonun kaynağı da bu müdahaleydi.
Neoliberalizmin bir tezahürü olarak İngiltere’de Margaret Thatcher’ın sendikalara karşı tutumunun ve özelleştirmelerinin mali piyasaları deregüle etmesi, ABD’de ise Ronald Reagan’ın Thatcher’ın politikalarına benzer politikaları ve vergi indirimleri 1980’lerden bu yana büyüme oranlarının düşmesine, işsizliğin ve eşitsizliğin artmasına sebep oldu.
Yakın tarihte Neoliberalizm’in bir sonucu olarak yorumlanabilecek finansallaşma ise 2008 krizi gibi istikrarsızlıklar yarattı, global anlamda demokrasi zayıfladı, (böylece “sahne demokrasisi” denilen göstermelik bir demokrasi algısı yaratıldı) piyasa bir saha olarak görüldü ve her alana (eğitim, sağlık, çevre vb.) yayıldı; zenginler lobi ve bağışlarla politikayı şekillendirmeye başladı. Neoliberalizmin kanatları altında büyüyen, bireyin yaratıcılığı ve emeği ile yakından ilişkili olan “meritokrasi” kisvesi altında yapısal eşitsizlikler meydana çıktı ve toplum aslında büsbütün bir “pazar ilişkisine” indirgendi.
Epstein Skandalı ve Neoliberalizm Arasındaki İlişki
Bu skandal Neoliberalizmin yarattığı aşırı servet yoğunlaşması, finansal deregülasyon, elit imtiyazı ve piyasadaki kazanç mantığının adalet / etik üstündeki önceliği gibi yapısal sonuçların somut bir yansıması olarak yorumlanabilir. Bireysel açıdan ise tüm bu finansal hürriyetin, elit imtiyazının, adalet ve etik kavramlarının bireye dayalı piyasa koşullarında adeta bir zaaf olarak görülmesi ise günümüzün bir panoramasını sunmaktadır adeta.
Şöyle bir düşünürsek 1980’lerden beri şeffaf olmayan işlemler, offshore hesaplar, özel bankacılık, neoliberal küreselleşmenin ürünüdür. Bu küreselleşmenin getirisi olarak finansallaşma genel olarak eşitsizliği artırır ve istikrarsızlık yaratır; Epstein gibi figürler bu “kazanan her şeyi alır” sisteminde yükselir.
Neoliberal sistemde üniversiteler, düşünce kuruluşları özel bağışlarla beslenir. Misal olarak Epstein’in Harvard/MIT’ye bağışlar yapması, araştırmalara destek vermesi ve bilim insanlarıyla yakınlaşması bu neoliberal küreselleşmenin bir getirisi olarak yorumlanabilir.
Neoliberalizm bir başka deyişle toplumu reddedip bireyi öncelemesiyle sosyal bağları koparır; bireysel rekabet ve kâr, bu sistemin dinamiğini oluşturur. Epstein’ın skandalı, bu dinamikte sömürünün yanı sıra siyasi / ekonomik şantaj ve istismarın bir tezahürü olarak görülmelidir. Nihâyetinde neoliberalizm bu çerçeve içinde elitleri koruyan, yoksulları görünmez kılan bir gerçeklik yaratmaktadır.
Biraz da Jean Baudrillard’ın deyimiyle bu “gerçeküstü gerçekliğin” içinden sıyrılmak için zamanında “Buhran Vesikaları” yazı dizimde sıkça yaptığım gibi bir çıkış yolu önermek gerekirse eğer Keynesyen Refah Devleti teorisinden bahsetmeden geçemem.
Demokrasiden Gücünü Alan Bir Keynesyen Refah Devleti
Keynesyen refah devleti, John Maynard Keynes’in ekonomik teorilerinden yola çıkarak özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrası Batı dünyasında hâkim olan bir modeldir. Bu model, klasik liberalizmin katı anlayışının Büyük Buhran’da çökmesinden sonra gelişti ve sistemde devletin aktif, müdahaleci ve düzenleyici bir rol üstlenmesini önerdi.
Keynesyen bakış açısında devlet, talep yönetimiyle tam istihdamı hedefler. Özel sektör varlığını korur ama devlet stratejik sektörlerde (enerji, ulaşım, sağlık, eğitim) ya doğrudan üretir ya da ciddi düzenlemeler yapar. Özel mülkiyet devam eder, ama piyasa “sosyal olarak yönlendirilir” Evrensel veya geniş kapsamlı sosyal haklardan taviz verilmez. Ücretsiz sağlık, eğitim, emeklilik, işsizlik sigortası, çocuk yardımı, konut desteği sürer. Progresif vergilendirme ile zenginlerden daha yüksek vergi alınır, bu kaynaklar yoksullara ve orta sınıfa aktarılır. Emek piyasası sosyal ortaklık esasına dayanır. Sendikalar güçlüdür, ücretler toplu sözleşmelerle belirlenir, asgari ücret yüksek tutulur. Demokratik haklar “sahne demokrasisi” biçiminde değil “gerçekten” muhâfaza edilir.
Şimdi okuduğunuz bu son tahlilden sonra “Zaten böyle değil mi?” diye soracağınızı biliyorum. Evet görünürde her ne kadar böyle olsa da, aslında global anlamda bir avuç elitin korunduğu ve eşitsizliğin kol gezdiği çarpık bir sistemde olduğumuzu idrak etmekte fayda var. İçinde Neoliberalizmi taşıyan ve hatta onu bir takım elitler yararına gözlerden muhafaza eden adeta sahte Keynesyen bir sistem yerine, eşitlik, adalet ve her parçası ile toplumu savunan, demokratik bir Keynesyen teoriye muhtacız.
Bu elbette uzun ve belki de nesilden nesile uzanacak bir süreç. Bu sürecin meyve olarak salkımlanacağı ağaçların yetişmesi için insanlık toprağına adaletin, eşitliğin ve vicdanın tohumlarını ekmek için ise geç değil.