ref: refs/heads/v3.0
tarihkitapbiyografimehmet poyrazmustafa armağandergi

Yeni yüzyılda değişen akım: Gaye sadece tüketmek

Yeni yüzyılda değişen akım: Gaye sadece tüketmek
05.02.2023
A+
A-

Geleneksel iktisat anlayışının dünyalık yaşamı içerisinde insanlar açısından hayatın nihai gayesi “servet sahibi olmak”; başarılı olmanın ana kıstası ise “fazla para kazanmak” tır. Yani günümüz dünyasında insanın yaşam gayesi maksimum seviyede elde edilen “iktisadi kazanç” ve bunun temeli de “paraya sahip olma duygusu” dur. Kapitalist ekonomik düzenin temsilcisi olarak kabul edilen bu insan “homoeconomicus” tanımlamasıyla kendini bulmaktadır.

Bireysel çıkarları uğruna sahip olmak istediklerine ulaşması anlamında her yolun hak görüldüğü hazcı ve bireyci insan olan “homoeconomicus”, ilk olarak Antik Çağ Yunan ve Roma Medeniyetlerinde gelişmiş olan Stoacılık ve Epikürcülük akımlarında ortaya atılmış olan esaslara dayanır. İktisadi teorilerde “doğal yasalar” kavramının ilk olarak ortaya atıldığı Stoa akımına göre insan, devlete ya da Tanrı’ya bağlı olmamalı, sadece kendi aklının gücüne dayanarak, doğanın sunduklarına göre yaşamalıdır. Epikürcülüğün dayandığı Kyrene Okulu ise yaşamı içerisinde insanın korkularından ve batıl inançlarından bilgi ile kurtulabileceğini, mutlu bir yaşam ve en az acı ile en yüksek hazza sahip olmanın aynı sonuçları doğuracağını, bu nedenle insanın yaşamsal gaye olarak en şiddetli hazzı yakalamaya çalışması gerektiğini ileri sürmüştür.

Ortaçağ sonrası ekonomik yaşam içerisinde yaşanan değişimler, Batı toplumlarında insanın akılcı davranması ve insana olan güvenin artmasından kuvvet bulan inanışları ortaya çıkarmıştır. Doğal düzenin evrensel nitelik kazanmasına bağlı olarak iktisadi yaşam içerisinde insan davranışlarıyla ilgili varsayımlar farklı tanımlamalarla şekillenmeye başlamıştır. Hristiyanlığa karşı aklın daha üstün olduğunu savunan Rönesans ve Reform hareketleri ile birlikte yaşam tarzlarındaki değişiklikler sonrası akılcı toplumu savunan Protestan inancın şekillendirdiği iktisadi yaşam meydana gelmiştir. Bu iktisadi yaşamın toplumsal yaşam içerisinde kabulü de homoeconomicus algısı ile olgunlaşmıştır. Dolayısıyla Ahmet TABAKOĞLU’nun da belirttiği gibi liberal felsefenin etkisindeki, “maddeci, sürekli olarak bireyin istek ve arzuları ile isteklerinin çeşitlerini artıran kapitalist sistemin” gelişim aşamaları “Hıristiyanlıktan sapma süreci” olarak kabul edilmektedir.

İnsanın heva ve hevesleri, hep nefsinin göstergesi olarak kabul edilir. İslam kaynaklarında Hz. Adem ile Hz. Havva’nın, cennette var olduğu söylenen meyvenin(elma!) tadına bakma isteklerinden bahsedilir ve Cennetten kovulma bu süreçle başlar diye ifade edilir. İlk insanlar olarak bu isteğin temelinde, fayda fonksiyonundaki meyvenin pozitif marjinal faydasından ziyade, onu Hz. Havva’nın arzulamasından kaynaklandığı ve bunun tuzak ve aldatma olduğu ifade edilir. Bu örnekten yola çıkarak, sadece bireysel hazzını düşünen açgözlü homoeconomicus için de hayatın mücadele alanında en yüksek hazzı elde etmek adına her yol geçerlidir. Dünyadaki başarı için iktisadi kazanç yani para kazanmak esas kabul edilirse, çok para kazanmak için her şey mubahtır. Para sevgisi, maddesel kazancın elde edilmesi ve her şeye sahip olma arzusundan kaynaklanır. İmamı Gazali’ye göre “Üç vadi dolusu altını, iki vadi dolusu altına” tercih etmeye yönelecek kadar insanda garip bir yönelim vardır. Bu durum, insanın açgözlü olmasından kaynaklanır ve homoeconomicusu açıklayan tarifler içerisinde sınırsız ihtiyaçlar ve isteklerden kastedilen de budur!

Kaynaklara bakıldığında, erken yaşam dönemlerinde ihtiyaçları karşılamak adına tüketim daha baskındır ve henüz kolektif bir üretim ya da kolektif bir tüketim oluşmamıştır. Daha sonrasında ise özellikle kapitalizm ve endüstri devriminin etkisiyle üretim süreçleri hızlanmış; buna bağlı olarak da ürün çeşitliliği ve bolluk ortaya çıkmıştır. Toplumsal refah artışı ve sanayideki ilerlemeyle artık insanlar ihtiyaç duydukları ürün ve hizmetlerden daha fazlasını harcamaya yönelmiştir. Dolayısıyla bireysel tüketim içeriği zamanla dönüşümler yaşayarak farklı siyasi, sosyal ve ekonomik bakış açıları tarafından da ifade edilir hale gelmiştir.

Semavi dinler açısından insanın kâinattaki yaradılış gayesi Allah’a kulluktur. Kul olduğunu kabul eden insan açısından iktisadi yaşamı içerisinde davranışlarını yönlendiren sadece para kazanmak gayesiyle kendi isteklerini karşılamak değil, Rabbinin rızasına mazhar olmak adına hareket etmektir. Yani dünyalık tercihlerden amaçlanan sadece hazzın tatmini değildir. Batı medeniyetlerinde inanış esaslarında yaşanan değişimlerle homoeconomicus ile olgunlaşan bireycilik ve hazcılık, İslamiyet görüşlerine de terstir. Zira İslam’a göre kâinat tesadüflere bağlı olarak oluşturulmamıştır ve dünyaya gelişimizde bir amaç vardır. Dünya hayatı içerisinde yaşananlar ve maddesel ilişkiler Ahiret için sunulan bir imtihanın sonucudur.

Monzer Kahf, İslam inancına göre tüketici tutumları hakkında şu çerçeveyi çizmiş ve İslam’da başarının Allah’ın rızasıyla elde edilebileceğini, insanların tüketim davranışlarında hedefin servet biriktirmek değil, ihtiyaçların giderilmesi için kullanımı esasına dayanması gerektiğini belirtmiştir. İktisadi olarak en çok verim anlayışını, “tüketiminden elde edilen doyum” ve “Allah için harcama yapma koşulu ile Ahirette zenginleşme” olarak iki açıdan ele almıştır. Tüketicilerin tüm tercihlerinde ilk neticenin bu dünyada, ikincisinin ise Ahirette elde edileceğini ifade etmiştir. İnsanlar açısından kazancın her ikisinden elde edilenin toplam kazanç olarak kabul edilmesi gerektiğini söylemiştir.

Sosyo-ekonomik gelişmeler göstermektedir ki kitlesel manada tüketim olgusu Türkiye’de de gün geçtikçe yaygınlaşmaktadır. Bu anlamda özellikle 2000’li yıllardan itibaren internet kültürünün insan yaşamında hızlı varoluşu ile birlikte tüketime yönelik algılarda değişim daha çok hissedilmeye başlamıştır. Yakın zamanda yaşanan pandeminin bir sonucu olarak dünya ölçeğinde yaşanan fiyat artışlarına bağlı enflasyonist süreç, tüm dünyada ekonomik insan davranışlarını da etkilemiştir. Ancak insanların satın alma güçlerinde halen var olan güçlü duruş, tüketime yönelik davranış kalıplarının yüksek düzeylerde tutulmasına sebep olmaktadır.

Günümüzde insanlar açısından ihtiyaç kavramının anlamsal bir değişim yaşadığı, bireyler için tüketimin artık ihtiyaçları gidermekten ziyade popüler kültür ögelerini barındıran tutum ve davranışları sembolize eden bir araç haline dönüştüğü görülmektedir. Alış-veriş çılgınlıklarına varan özel günlerde, ihtiyaç olmasa da satın alma isteği insanların psikolojik tatmin duygularını körüklemektedir. İhtiyacın sınırlarının aşılması neticesinde “sadece tüketmek için tüketmek”, “fazla mal göz çıkarmaz” ve “gardırobumda bulunsun” anlayışı, İslam toplumlarında da yerleşmeye başlamıştır. Yani İslam toplumlarında da artık tüketim anlayışındaki değişime bağlı olarak ihtiyacın niceliksel ve niteliksel yapısı değişmiştir.

İnsanoğlunda var olan “rububiyyet” yani kibir, gurur ve yücelme arzusu, tek ve rakipsiz olma isteği sayesinde insanın kendi zatında mükemmelliğe kavuşma isteği hâkimdir. Dolayısıyla yokluğu istemeyen insanoğlu, sahip olabileceği tüm varlıkları elde ederek hâkimiyet kurmayı arzulamaktadır. Kendini gösterme çabası içerisinde bulunan insanın tüketim istekleri yaşanan toplumsal, politik, dini/kültürel, endüstriyel ya da teknolojik pek çok değişim ve ilerlemelerin etkisiyle bu durumlara erişmiştir. Ama İmamı Gazali’ye göre kendi başına değeri olmayan iktisat için sosyolojik yaşamın, dini yaşam için engel oluşturmaması gerekmektedir. Çünkü Enfal Suresi’nde “Bilin ki mallarınız ve çoluk çocuğunuz birer deneme aracıdır. Allah katında ise büyük bir mükâfat vardır.” buyrulmuştur. Gazali, Kimyâ-yı Saâdet adlı eserinde; Allah’ın zikrine ve muhabbetine engel teşkil edecek hiçbir şey iyi değildir. Bu hususta bazılarına fakirlik, bazılarına ise zenginlik engel oluşturur. Esas olan kendine yetecek kadar malı bulundurmaktır, zira bu kadarı dünyadan sayılmaz ve Ahiret azığıdır. Bunun için Peygamber Efendimiz (sav) şöyle buyurmuştur: “Yâ Rabbî! Muhammed’in Âli’nin rızkını kendine yetecek kadar eyle.” Bundan fazlasının ise bulunmaması daha iyidir, ama hırs ve kanaat hâli ikisinde de aynı olmak şartıyla.” ifadelerine yer vermiştir.

İslam İktisadı anlayışının toplumun geneline yayılması adına gerçekleştirilen teorik ve uygulama örnekleri göstermektedir ki ekonomik İslam kargaşayı, çatışmayı, yoksulun/zayıfın ezilmesini engellemektedir. “Kendine yeteni elde ettiğinde bile her vakit çoğu aza tercih etmeye-doyumsuzluğa” engel koyarak, toplumda dayanışmayı, yardımlaşmayı, adaleti, refahı,  yani “hakiki düzeni” sağlamak düşüncesiyle hareket etmektedir. Tüketimin gerçekleştirilebilmesi bakımından, İslam iktisadı temelinde toplumsal nizamı korumak adına dengeli tüketim anlayışının İslam ahlakıyla şekillenmesi esastır.

Birçok yaratılış özelliklerine sahip insan her an hata yapmaya, kişisel benliğinden aksi yönde hareket etmeye müsait bir yapıdadır. Tüketim alışkanlıkları değişen birçok insan, farkında olmadan kitlesel akışa kapılarak “indirimleri kaçırmamak gerekir” dürtüsüyle gerçek manada ihtiyacı olmayan çeşitli ürünleri satın almaktadır. Böylece belki bir iki defa kullanacakları ya da hiç kullanım imkânı bulamayacağı şeyleri satın alan insanlar geçici mutluluklar yaşayabilmektedir. Bu nedenle ruhunda özgürlük olan insanın tercihlerinde tamamen serbest bırakılmaması gerekir. Zira Allah cc insana birtakım sorumluluklar yüklemiştir. Bu sorumluluklar kişinin varoluş gayesinden kopmadan, duyarlı hareket ederek Müslüman bir bireye yakışır davranmasını sağlamaktadır.

Bu anlamda insanoğlu ihtiyaçlarını karşılarken bencilce hareket etmemeli, Rabbine ve diğer Müslümanlara karşı olan sorumluluklarını sürekli hatırda tutmalıdır. Bu sayede inançlı bir bireyden tüketim çılgınlığına kendini kaptırmadan, sağduyulu tüketim bilinciyle hareket etmesi beklenmektedir.

Ömer DÖNMEZ

Karabük Üniversitesi, Finans ve Katılım Bankacılığı Doktora Öğrencisi.

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.