ref: refs/heads/v3.0
tarihkitapbiyografimehmet poyrazmustafa armağandergi

Depremden notlar: Ekinözü

07.03.2023
A+
A-

6 Şubat 2023 sabahı hemen tüm Türkiye gibi sarsıntıyla doğruldum oturduğum yerden.

Bazı ülkelerin konsolosluklarını büyükelçiliklerini ve hatta okullarını geçici bir süre ile kapatması ve ülkemize gelecek vatandaşlarına terör uyarısı yapmış olmaları, olası İstanbul depremine endekslenmiş olan bizlerin akıllarında H.A.A.R.P. adlı deli tayları çoktan koşturmaya başlamış bu da tetikte uykuya ve sözüm ona tedbirlere sevk etmişti bizi.

O gece nihayet beklenen sarsıntı gerçekleştiğinde Marmara ve Düzce depremlerini yaşamış olan bizlerde “Yok bu İstanbul değil, başka bir yerde oldu mutlaka,” haklı düşüncesini geliştirdi. Gün ışımadan ortaya çıkan olayın boyutunda boynumuz büküldü, yüreklerimiz doldu gözlerimizden taştı… Çaresizlik yeryüzünde tanımlı en büyük dert bana göre. Bir şey yapamamak insana varlığını sorgulattıran, atıllığın en can yaktığı nokta.

Bölgedeki arkadaşlarımızdan haber alma çabası onlara merhem olma arzusuna dönüştü. Ulaştığım birçok arkadaş hiçbir şeye ihtiyacı olmadığını söylüyor, “Allah devletten ve milletten razı olsun,” diyordu. İçlerinden birini o kadar zorladım ki bana bir iban numarası vermesi hususunda, en sonunda sinirlendi ve “Burada para yok, paranın geçeceği bir yer yok, şehir dümdüz olmuş ne parası,” dedi.

1999 Marmara depremini Marmara Adası’nda geçirmiştim. O gece gökyüzünde yıldızlar adeta birer kaydırağa binmiş gibiydi, birbiri ardına sürekli kayıyor ufukta kayboluyordu. Gece yarısı sarsıntıya uyandığımızda yer yerinden oynamış, ayakta durmakta zorlanmıştık ama olayın vehametini bilmediğimizden ve daha önce böyle bir şeyi görüp yaşamadığımızdan oldu bitti sanıp yataklarımıza geri dönmüştük. Sabahın ilk ışıkları açılan ilk TV paniğe sebep olmuş Yalova’ya nasıl döneceğimizi ailelerimize nasıl kavuşacağımızı bilememiştik. Bizi Erdek’e götürmesi gereken feribot gelmek bilmiyordu. Çünkü saniyeler adeta kadranında donup kalmış, akmıyordu. Yenikapı Yalova feribotuna binince üzerime çöken o acayip çaresizlik duygusu ne idiyse “6 Şubat” gecesi yaşadığım duygu da oydu. Olayın hem içinde hem dışında olma duygusu, yetişememe duygusu ve başka zamanlar hiçbir kıymeti harbiyesi olmadığını varsaydığımız ama aslında her biri birbirinden değerli her salisede birinin hayata veda ediyor olma ihtimali… Akli melekelerimizi yitirmemek için Allaha sığınmak ve sonsuz merhametinden olabildiğince sağmaya çalışmak…

AFAD’la yahut Kızılay’la bölgeye intikal çabam kadın olma saikiyle eş dost tarafından çokça refüze edildi. Sonunda burada kalıp döktüğüm yaşı orda olup tek bir çocuğa yada kadına umut olabilme ihtimaline yenik düşürdüm. Bir minibüs dolusu insan ve yardım malzemesi ile yola çıktık istikametimiz Ekinözü’ydü. Organize değildik, bir kurum yahut STK ile de değildi münferitti gidişimiz.

Tüm gece süren yolculukta ara ara uyanıp minibüsün camlarında içeriden tutan buzu temizleyip  dışarıya baktığımda yol boylarınca uzanmış çadırkentler görüyor ve oh şükür çadırlar kurulmuş diyordum. Yine bu soğukta bu insanlar bu çadırlarda ne yapacak diye düşünmekten geri duramıyordum. Marmara depreminde haftalar sonra edinebildiğimiz Kızılay çadırlarını hatırladım. Yağmurlar başladığında o çadırların içinde çocuklarımızın üzerine kapanıp onları kuru tutma çabalarımızı. Kahramanmaraş’ın Ekinözü ilçesine ilk indiğimde kurulmuş çadırların içlerine baktım bu karda yahut olası yağmurda gerçekten korur muydu? düşüncem ama Allah’a hamdolsun ki bugünün çadırları o günün çadırları ile akraba hatta arkadaş bile değildi. Gittiğimiz yollardan gün ışığında geri dönerken anladım ki o çadırkent sandıklarım hayalimin birer ürünü, arazi üzerinde sıralanmış boz dağların telerini tutan karlarının ay ışığında ovalara yansıması bir yanılsamaymış. Belleğimin beni iyi şeylere ikna çabası belki. 

İlçelerin çoğunlukla tasfiye edildiğini, özellikle kadınların ve çocukların uzak akrabalar yanına yerleştirildiğini duyunca sevindik. Bölge kurumlarında çalışan erkekler kalmıştı geride çoğunlukla, onlar da evlerinin önüne çadır kurmuşlardı. Çoğunlukla bir katlı evler vardı. Çok fazla yıkım görünmüyordu. “Neden evleriniz hep tek kat?” diye sorduğumuzda “Biz gariban adamız birer kat yapabildik ancak,” dediler. “Desenize bizi garibanlığımız kurtardı,” dedik duygu karmaşası içerisinde. Elbistan itfaiyesinde görevli bir arkadaş yaklaştı yanıma “Abla,” diyerek söze başladı: “Evim sağlam ama içeri girmemize izin vermiyorlar o yüzden bu soğukta naylon terliklerle kaldım dışarda. Birazdan ekip gelecek eve rapor verecekler girip botlarımı alabileceğim.”

“Kardeşim ilk gün altmış tır yardım geldi diyorsun neden bir çift bot almadın yok muydu içlerinde erkek botu?” diye sordum.

“Olur mu abla,” dedi, “Bana teslim edilmiş yardımdan kendime bot alsam millet ne düşünür?”

“Ne düşünürlerse düşünsünler ya, ihtiyaç bu,” dedim.

“Olmaz abla fitneye sebep olmak istemem,” dedi. Evine hasar tespiti için gelen ekibin yanına çağırdılar, sevinerek çıktı gitti. Yarım saat sonra döndü kulağıma eğildi ve “Abla benim bütün kolonlar kirişler patlakmış, bizlere hep ağır hasar verdiler, yine giremedim eve,” dedi.

Kadınlar bizi görünce çok sevindi boynumuza sarılıp “İyi ki geldiniz hep erkekler geliyor biz ihtiyaçlarımızı onlara söyleyemiyoruz,” dediler. Anadolu kadını her zamanki gibi haya perdesini yüksekte tutmuş bir an bile aşağı indirmemişti. Kızlarla sohbet ederken yan tarafta bir kadının ayakta dimdik durup dağlara baktığını, iç çekip ağladığını gördüm. Yaklaştım, “Nasılsın,” dedim. Ailesindeki kayıpları ve vefatları saydı döktü bir çırpıda. Gözyaşları soğuktan pembeleşmiş yanakları üzerinden usul usul indi aşağıya. Ama o gözlerde öyle bir bakış çiviliydi ki o bakışları iyi tanıyor çok iyi biliyordum. Sımsıkı sarıldım ona “Hepsi geçecek inan, hepsi geçecek,” dedim. “Çok acıyacak, çok kanayacak ama kabuk tutacak. Unutmasan da Allah verecek ferahı bak gör,” dedim. “Gerçekten mi ablaaa?” dedi, “Nasıl unutulur ki?”

“Unutulmaz ama ferahlanır ablacım, ferahlanacak güven bana,” dedim. “Aynı acılardan geçerek geldik buraya, aynı göğe aynı sorularla baktık durduk.”

Giderken yanımıza çocuklar için oyuncak da almıştık. Oyuncakları poşetle getirmişti alan arkadaş onları kolilemek için açtığımda çok sayıda kepçe ve kamyon olduğunu gördüğümde içimden “Bu nedir ya o çocuklar zaten bunların içinde günlerdir, gördükçe travmaları artacak,” demiş ve Allah biliyor ya götürmek istememiştim. Ancak ayakta kalan devlet tesislerine yerleştirilmiş aileleri ziyaret ederken kendi ailesine ayrılmış bölümde sessizce oynayan bir çocuk dikkatimi çekti.

“Yakışıklı naber,” dedim. “İyiyim”den sonra bir şeyler mırıldandı “Ne diyor” dedim. Annesi bana dönüp “Oyuncakları evde kaldı, kepçe istiyor,” dedi. O an şoka girdim “Nasıl yani, ne istiyor,” dedim. Tekrar “Kepçe,” dediler. Günlerce enkazın ortasında kalmış bir çocuk için normal bir istek miydi bu? Kepçeden nefret etmesi gerekmiyor muydu? Etrafında kepçe lazım, kepçe gelmedi, kepçe gelecek ile kurulmuş binlerce cümle olması ihtimali vardı ve o hala kepçe diyordu. Demek ki dedim bu milletin mayası bu. Hamd ve tevekkül. Bunu daha küçücük yaşındayken öğreniyor bu millet. Zaten minibüsten ilk indiğimde kafamı kaldırıp ilçeyi kocaman kolları arasına almış dağları gördüm. Çepeçevre sarılmış göğe ulaşan çıplak kayalık dağlar. Burada insan sağına baksa çıplak dağ soluna baksa çıplak dağ üstelik kar yağmış beyza örtüye bürünmüşler, bir kara toprak ayaklarının altında, kıraç dağlarca çerçevelenip küçülmüş mavi bir gök. İnsan burada ancak sabrın ve tevekkülün doruğunda yaşayabileceği için bu kadar şair çıkmış bağrından.

Milletçe büyük bir afet yaşayıp milletçe sınandık. Sınavı geçen de biz sınıfta kalan da. “Devlet nerede?” diye soran da bizdik, devlet benim, işte buradayım diyen de.

Kazanlar kurup çay çorba kaynatan da bizdik, bir bardak çay için sıraya giren de biz. Z kuşağı deyip Türk İslam felsefesinden kırmızı kartla diskalifiye etmeye kalkıştığımız o gençliğin yardım merkezlerinde nasıl canhıraş çalıştığına, bölgede günlerce enkaz başlarında ve altlarında bir can kurtarmak için aç susuz koşturmalarına da şahit olduk, klavye başına çakılıp oturduğu yerden olayı provake etmeye kalkanı da.

Seksen dört yaşında seksenli yılların Bulgar muhaciri dedenin bastonuna dayanarak yardım merkezine gelip elindeki paketi utana, sıkıla “Kızım benim verebilecek hiçbir şeyim yoktu, param yok pulum yok. Ama günlerdir gözüme uyku girmez oldu, gece sabaha kadar oturup ellerimle bunları dikebildim, alın bunları bir Müslüman’ın işine yarasın,” diyerek getirdiği çamaşırları hayır bunlar olmaz diye reddedip bir kenara atan da,  millet çekildikten sonra onları alıp paketleyen ve üzerine “Bunu size seksen dört yaşında, verecek hiçbir şeyi olmadığı için dikiş makinası da olmadığından elinde dikerek getiren yaşlı amcamıza hürmeten koliye koyuyorum, lütfen yanlış anlamayın, kullanılmamıştır, temizdir,” yazısını yazıp koyan da bizdik.

SEMA KALOĞLU

Yazarın Diğer Yazıları
Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.