tarihkitapbiyografimehmet poyrazmustafa armağandergi

Murat Ertaş

Araştırmacı-Yazar

Mücahit Erbakan!

28.02.2026
A+
A-

Erbakan’ın haklı olduğunu ancak 30-40 yıl sonra anladıklarını(!) itiraf edenlerin ülkeye ve siyasete dair bugünkü fikirlerine nasıl inanacağız? Bu hal, yarın da Erdoğan hakkında itiraf gösterileri olacağının işaretidir.

Önce kasetlerden dinledim sesini… Almanya’da Milli Görüş Teşkilatı’nın hazırladığı konferans kasetlerinden… MSP’nin son dönemine rastlamıştı aklımın kesmeye başladığı çağlarım… Eğitmen ve öğretmen olan dedelerim devlet memurlarının geneli gibi CHP’liydi, baba tarafımdan akrabalarımızın hemen tamamı “Türkeşçi“… Dedemle sürekli çatışan babam “Erbakancı“… Belli, Almanya’dan kapmıştı bu sevdayı… Erbakancı olmanın ilk yalnızlığını ailede yaşamıştık. MSP’nin anahtarından ziyade evimizde “Milli Görüş” kelimesi ve amblemi vardı…

Babam Almanya’da olduğu için dedem sık sık bize gelirdi. Yedi sekiz yaşlarındayım. Televizyonda Prof. Dr. Necmettin Erbakan çıkınca dedem istihza eder, eğlenirdi… Erbakan’ın meclisteki meşhur “kadayıf” örneğini taklit ederdi mesela…

Dayılarım ve oğulları, annemin tarafı hep Erbakancıydı. İHL’de öğretmen olan ve anne tarafımdan akraba olan rahmetli İhsan Yağız hocamızın tesiri miydi, bilmiyorum. Bizde okul demek İHL demekti. İHL’de okumak büyük oranda “Erbakancı” olmaktı.

Çocukluğumun ve ilk gençliğimin geçtiği Kavak Mahallesi küçük bir Tortum’du, annem de Tortumluydu… Tek tük Narmanlı ve ova köylüler vardı. Komşularımızın hemen tamamı “Demirelci“ydi. O dönemler zihnimde oluşan şuydu: Tortumlu demek Demirelci demektir. Kavak’ın yanındaki dağ mahallesinde ise “Ecevitçi“ler çoktu. Bunu ilkokula giderken yolumuzu kesip hangi partili olduğumuzu soran “şergada” dağ mahalleli çocuklardan anlardım. (Kavak Mahallesi’nin az ilerisi Gaziler ve Şehitler Mahallelerinin olduğu Topdağı’ydı. Biz Gaziler tarafına “Dağ Mahallesi” derdik.) Annem tembihlerdi: “Soran olursa ekmek partisinden deyin.” Daha on yaşında değiliz, düşününüz… Annemin sözünü tutardık; ama dayak yerdik yine de…

Çocuktuk, gençtik ve mahallede de Erbakancı olmanın yalnızlığını çekiyorduk.

Mahallede, okulda, çarşıda, pazarda rastladığım büyük küçük herkes Erbakan’a güler, onunla alay ederdi. Söyledikleri çok uçuk kaçık şeylerdi, hayaldi, onlara göre. Ve buna içten içe öfkelenirdim. İnsanlar nasıl bu kadar basit düşünür, hakikatlere kulak tıkardı? Ne kadar rahatlardı?

(1970’lerde, 80’lerde, 90’larda onunla alay edenlerin 2000’lerden ve bilhassa 2010’dan sonra Erbakan güzellemesi yapmasına itibar etmedim hiç. Bu tutum, bugünkü iktidara, Erdoğan’a garezlerindendi kanaatimce. Erbakan artık siyasi rakip ve tehdit olmaktan çıkmıştı, nasıl olsa… Onların çoğu “ölü Müslüman” seviciler gibi…)

Karasu Kütüphanesi mahallede Erbakancıların toplandığı yerdi. Arapça, Kur’an-ı Kerim dersleri verilir, milli şuur konferansları Karasu Kütüphanesi’nde yapılırdı. Karasu, aslında bir kıraathaneydi. Korkut Özal’ın da bu kıraathanede konferans verdiğini hayal meyal hatırlıyorum.

Bizim küçük zihnimizde ise “ağır sanayi, fabrika, AET Hıristiyan Topluluğu, Kıbrıs, İslam Birliği, millî ve manevî kalkınma, Müslüman, Afganistan, İsrail, mason, ahmak, taklitçi zihniyet, vesayet, şuur, tam bağımsız Türkiye, siyonistler…” gibi kelimeler, kavramlar kazınıyordu. Lügatimiz idrakimiz oluyor, idrakimiz lügat kazanıyordu. Küçük zihnimizde büyük bir tarih ve cihat şuuru oluşuyordu.

Sonraları “Adil Düzen” kavramıyla tanıştık. Onun her konferansında ve mitinginde diğer siyasi liderlerden çok farklı şeylerden bahsettiği dikkatimden kaçmıyordu. Muhakemeli, mukayeseli, matematikseli olup istatistiğe, mantık ve ispata dayalı, analitik düşünceyle kurduğu cümleler beni ziyadesiyle etkiliyordu. Anlattığı meseleler, iki kere iki dört eder gibi açık ve netti. Muallak, bulanık, yuvarlak cümle kurmazdı. Herkes aynı şeyi söylerken Erbakan yepyeni şeyler söylüyordu. Milletimizin yenilmişlik, eziklik, kabul edilmişlik psikolojisinden çıkması için kan ter içinde çalıştı, çabaladı. Cüce değilsin, sen bir devsin!

İnananlar geliyor, Hakkı hâkim kılmaya

Bâtıla dur diyerek adil düzen kurmaya…

Ülke içindeki her türlü terör olayından sonra MOSSAD ve İsrail’i işaret ediyordu. Uğur Mumcu katledildiğinde ülke içinde herkes birbirini ve en çok da “İslamcı”ları suçlarken o yine yabancı istihbarat örgütlerini öne çıkardı, Madımak olayında da…

Bir kısa parantez düşmek istiyorum buraya:

Siyasete giren arkadaş ve tanıdıklarımın birçoğunun samimiyetsizliğini görünce, birçoğunun asıl meselesinin rant ve makam kavgası olduğunu fark ettim. Siyasetin propaganda dilinin ilim, hikmet ve sağduyunun önüne geçmesi, politikanın Mümin ve Müslüman duruştan daha önem arz etmesi üniversiteye başladığım yıllarda siyasetle arama mesafe koymama neden oldu; insanları, siyaseti, düzeni yoğun bir sorgulama sürecine girdim. 1990’ların başında Cemil Meriç ve İsmet Özel başta olmak üzere bana düşünmeyi öğretecek isimlerin, kitapların ve metinlerin peşine düştüm. Bir esnaf çocuğu, bir radyo programcısı, bir üniversite öğrencisi olarak çevrem genişti ama “ruhen ve fikren” bir iki kıymetli arkadaş dışında “bile isteye” iyice yalnızlaştırdım kendimi.

Bu süreçte, çevremdekilerin tesiriyle önyargılı olduğum, mesafe koyduğum kişi ve kitapları okumaya başlamıştım artık; kendimi, çevremi ve okuduklarımı sorguluyordum.

Erbakan Hocama dönelim…

1996’da REFAHYOL Hükümetiyle “adil düzen”in ayak seslerini işitir gibi olduk ki birden postal sesleri sarstı yüreğimizi… 28 Şubat sürecinde Refah Partisi kapatılma kararı alındığında ev telefonunu arayıp anneme, ben gelene kadar televizyonu açmamasını söyledim. Hayata neredeyse Erbakan ile tutunmuş diyebileceğim babam kapatma kararıyla şoke olabilirdi, kalp krizi geçirebilirdi.

MNP kapatıldı, MSP kapatıldı, RP kapatıldı, FP kapatıldı… O yılmadı… Onun öngörüleri bir bir doğru çıkıyordu. O bize (sokaktaki adama) derin dünya düzenini tanıttı. Hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını ilk ondan öğrendik.

Erbakan Hocanın mücadelesi ve analitik düşüncesi rehberimdi; ama o dönem Erbakancılar içinde de samimilerin az olduğunu, yine çoğunun ümmeti öne çıkarırken “devlet ve millet” kavramlarına ne kadar uzak kaldıklarını, görüyordum. Farkında olarak veya olmayarak vatansızlık, devletsizlik, tarihsizlik üzerine zihnini inşa etmiş; İslamın sancaktarlığını yapmış büyük Türk milletinin tarihinden, şanlı tarihimizdeki mütefekkirlerden ve ulemadan değil de İran’daki, Mısır’daki, Afganistan’daki düşünürlerden kendilerine rehber edinmiş kalabalıklar vardı karşımda… Devlet nedir, tanımayan; romantik bir mukaddesatçılık vardı sahada… Bunu son asırda İslama ve Müslümanlara yapılan hücumların ve baskının tesiri olarak çok boyutlu açıklayabiliriz elbette… Unutmayalım, bu ülkede ABD’nin onaylamadığı kitaplar basılmadı bir zamanlar… 1980 İhtilalinde zavallı annemin babama ait bir iki kitabı saklama çabasını ve endişesini hiç unutamam.

Mücahit Erbakan’a yapılan haksızlıklar ve zulümler; İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın çalışkanlığı, İslam düşmanları ve masonlar karşısındaki bıçkın duruşu ve hazır cevaplılığı beni 1990’larda ve 2000’lerde çocukluğumun o samimi “milli görüş” çizgisinde tutuyordu.

Erbakan Hocamız TSK’nin güçlenmesi için millî bir ağır sanayi hamlesini önemsiyordu. Bugün Türkiye geçmişle karşılaştırılamayacak kadar güçlü bir orduya sahip.

Davasını savundu, yılmadı. Savunan adam oldu, öğreten adam oldu. Nezaketle de dimdik durulacağını ve kitleleri etkileyeceğini gösterdi.

Hocamızın bir millet ismi olan “Türk” kavramına miting meydanlarında verdiği manaya asla katılmadım. Doğruları ve yanlışlarıyla ülkesine çok ciddi hizmetleri oldu Hocamızın. Bir zihniyet devrimi yaşattı, Anadolu insanına… Bir müezzin gibi uyandırdı milletini… Allah razı olsun. Mekânı cennet olsun.

 

Yazarın Diğer Yazıları
Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.